T.C. İSTANBUL KÜLTÜR ÜNİVERSİTESİ LİSANSÜSTÜ EĞİTİM ENSTİTÜSÜ ÇAĞDAŞ TÜRK SİNEMASINDA DELİ/MECZUP TEMSİLİ AÇISINDAN TAKVA FİLMİ YÜKSEK LİSANS TEZİ Veysel Cihan HIZAR 1110060010 Anasanat Dalı: Radyo, Televizyon ve Sinema Program: Radyo, Televizyon ve Sinema Tez Danışmanı: Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Orhan GÖZTEPE EKİM 2024 T.C. İSTANBUL KÜLTÜR ÜNİVERSİTESİ LİSANSÜSTÜ EĞİTİM ENSTİTÜSÜ ÇAĞDAŞ TÜRK SİNEMASINDA DELİ/MECZUP TEMSİLİ AÇISINDAN TAKVA FİLMİ YÜKSEK LİSANS TEZİ Veysel Cihan HIZAR 1110060010 Anasanat Dalı: Radyo, Televizyon ve Sinema Program: Radyo, Televizyon ve Sinema Tez Danışmanı: Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Orhan GÖZTEPE Jüri Üyeleri: Doç. Dr. Remziye KÖSE ÖZELÇİ Dr. Öğretim Üyesi Nur Tuğçe BİGA EKİM 2024 ii Sevgili hocam Oğuzhan TERCAN anısına… i ÖNSÖZ Doğduğum şehir Şanlıurfa’da bir radyo kanalında çalışırken, komşu şehir olan Gaziantep’e film evi projesinin gelmesi ile benim üniversite ve sinema yolculuğum başlamış oldu. İstanbul Kültür Üniversitesi’nin hocaları ve öğrencileri ile düzenlediği film evine katılmam ve ardından burslu olarak İstanbul’a davet edilmemde çok büyük emeği olan başta rahmetli hocam Oğuzhan Tercan’a, Remziye Köse Özelçi’ye çok teşekkür dererim. Tez süresi boyunca tüm sorularımı nezaketle yanıtlayan danışmanım Orhan Göztepe’ye sonsuz teşekkür ederim. Bu süreçte yardımlarını esirgemeyen sevgili Zeynep Koçer Göztepe ve Duygu Nazlı Akova’ya ayrıca teşekkür ederim. Sevgili eşim Bilgi Güneş Hızar’a tez sürecim boyunca gösterdiği sabır ve destekleri için teşekkür eder, sevgiyle kucaklarım. Çocukluk ve gençlik yıllarımda hiçliğin ortasında bana bir rehber gibi yol gösteren, sinema ve de hayat ile olan bağımın sağlamlaşmasını sağlayan can dostlarım İsmail Dağ, Suat Çankaya, Hakan Doğancıoğlu, Yalçın Gücüyener ve abim Ertuğrul Göncü’ye teşekkürü bir borç bilirim. İstanbul’da benden kardeşliğini ve dostluğunu esirgemeyen Boğaç Soydemir’e bütün destekleri için teşekkür ederim. Benim için sinemanın telaffuz edildiği her platform çok kıymetli ve heyecan verici bu sebeple benim Takva’m da bana ışık olan herkese gönülden teşekkürlerimi sunarım. Aşkla. Ekim 2024 VEYSEL CİHAN HIZAR ii ÖZET “Çağdaş Türk Sinemasında Deli/Muczup Temsili Açısından Takva Sinema Filmi” başlıklı çalışma, delilik kavramını, bilimsel ve dinsel bağlamda, tıp alanında, İslam felsefesinde ve sosyal temsil anlamında derinlemesine incelemektedir. Dünya sinemasında delilik ve deli kahramanları ele alarak sinemaya bir bakış sunmayı amaçlamaktadır. Türkiye sinemasında deli karakterler çözümlenirken Tabutta Röveşata, Öğretmen, Çıplak Vatandaş, Vizontele ve Kosmos sinema filmlerinin ana karakterlerine odaklanarak bu filmlerde konu edilen delilik kavramı üzerine yapılmış bir araştırmayı içermektedir. Tez çalışmasının ana konusu olan Takva sinema filmi ile ilgili olan bölüme geçmeden önce, İslam’da Takva kavramının kökeni ve anlamı üzerine detaylı bir tanımlama yapılmıştır. Tez, Takva sinema filminin yönetmeni Özer Kızıltan ile ilgili genel bir bakışın ardından filmin ana karakteri Muharrem ve diğer karakterlerine ilişkin ayrıntılı bir analiz içermektedir. Muharrem karakterini İslami bir kişilik olarak inceledikten sonra, sonuç bölümünde yer alan tahliller ve çıkarımlar, filmin genel akışı ve planları ile ilgili detayları içeren bölümün ardından ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Sinema, Delilik, Meczupluk, Takva, Muharrem, Özer Kızıltan. iii ABSTRACT The thesis titled "The Representation of Mad/Defeated in Contemporary Turkish Cinema: The Case of the Film “Takva" examines the concept of insanity in depth in the scientific and religious context, in the fields of medicine, Islam, and social representation. It aims to offer a perspective at cinema by dealing with madness and mad heroes in world cinema. While analyzing crazy characters in Turkish cinema, it includes a research on the consept of madness, which is the subject of the films Tabutta Rövaşata, Öğretmen, Çıplak Vatandaş, Vizontele and Kosmos by focusing on the main character of these films. Before moving on the section about the Takva movie, which is the main subject of the thesis,a detailed definition was made on the origin and meaning of the concept of piety in İslam. Following an overview of Özer Kızıltan, the director of the movie Takva, the thesis includes a detailed analysis of the main character of the movie, Muharrem, and the other characters. After examining the character of Muharrem as an İslamic personality, the analyzes and inferences in the conclusion section are presented after the section containing details about the general plans of the film. Keywords: Cinema, Madness, Unhinged, Takva, Muharrem, Özer Kızıltan. iv İÇİNDEKİLER ÖNSÖZ……………………………………………….………………………………i ÖZET …………………………………………………………………………….….ii ABSTRACT ………………………………………………………………………..iii İÇİNDEKİLER …………………………………………………………………….iv AFİŞLER LİSTESİ ………………………………………………………………..vi RESİMLER LİSTESİ ………………………………………………………….…vii GİRİŞ ………………………………………………………………………………..1 BİRİNCİ BÖLÜM: …………………………………………………………………3 1.1.Delilik ve Meczupluk……………………………………………………………3 1.1.1.Tıpta Delilik ……………………………………………………………...13 1.1.2.İslam Felsefesinde Delilik………………………………………………..20 1.1.3. Sosyal Bir Temsil Olarak Delilik……………………………………….27 İKİNCİ BÖLÜM:………………………………………………………………….35 2.1.Sinemada Deli Kavramı ve Deli Kahramanlar………………………………35 2.2.Türk Sinemasında Deli/Meczup Kahramanlar………………………………42 2.2.1.Çıplak Vatandaş Filmi Ana Karakteri…………………..………………47 2.2.2.Öğretmen Filmi Ana Karakteri……………………………....…………..48 2.2.3.Tabutta Rövaşata Filmi Ana Karakteri …………………………………50 2.2.4.Kosmos Filmi Ana Karakteri ……………………………………….……51 2.2.5.Vizontele Filmi Ana Karakteri …………………………………………..53 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:………………………………………………………………..55 3.1.Takva Kavramı …….………………………………………………………….55 3.2.Takva Filmi ……………………………………………………………………56 3.2.1.Özer Kızıltan……………...…………………………………………….…75 3.2.2.Takva Filmi Karakterleri ………………………………………….……..79 3.2.2.1. Rauf Efendi……………………………………………………………...80 3.2.2.2. Şeyh Hoca Efendi……………………………………………………….84 3.2.2.3. Ali Bey…………………………………………………………………...85 v 3.2.2.4. Çırak Muhittin………………………………………………………….87 3.2.2.5. Erol Bey………………………………………………………………….88 3.2.2.6. Hacer…………………………………………………………………….89 3.2.2.7. Devran…………………………………………………………………...91 3.2.3.Filmin Ana Karakteri: Muharrem……………………………………….92 SONUÇ……………………………………………………………………….…...106 KAYNAKÇA……………………………………………………………………...113 vi AFİŞ LİSTESİ Afiş 1. A Beautiful Mind (Akıl Oyunları 2001) Filmi Afişi Afiş 2. Black Swan (Siyah Kuğu 2010) Film Afişi Afiş 3. Figth Club (Dövüş Kulübü 1999) Film Afişi Afiş 4. Shutter İsland ( Zindan Adası 2010 ) Film Afişi Afiş 5. The Shining (Cinnet 1980) Film Afişi Afiş 6. Takva (2006) Sinema Filmi Afişi vii RESİMLER LİSTESİ Resim 1 Nostalghia (Nostalji 1983) Filmi Domenico Karakteri Resim 2. The Silence Of The Lambs (Kuzuların Sessizliği 1991)Dr. Hannibal Lecter Resim 3. Salkım Hanım’ın Taneleri (1999) Filmi Nora Karakteri Resim 4. Neredesin Firuze (2004) Filmi Firuze Karakteri Resim 5. Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak (2004) Deli Ömer Karakteri Resim 6. Korkuyorum Anne (2004) Filmi Ali Karakteri Resim 7. Beyza’nın Kadınları (2006) Filmi Beyza Karakteri Resim 8. Çıplak Vatandaş (1985) Filmi İbrahim Karakteri Resim 9. Öğretmen (1988) Filmi Hüsnü Karakteri Resim 10. Tabutta Rövaşata (1996) Filmi Mahsun Karakteri Resim 11. Kosmos (2009) Filmi Battal Karakteri Resim 12. Vizontele (2001) Filmi Deli Emin Karakteri Resim 13. Takva Sinema Filmi Şeyhin Ali Bey’e Ricası Resim 14. Takva Sinema Filmi Muharrem’in Yıkıntılar İçinde Yürümesi Resim 15. Takva Filmi Muharrem’in Yatağa Bağlanması Resim 16. Yönetmen, Senarist Özer Kızıltan 1963-2020 Resim 17. Takva Sinema Filmi Hoca Efendinin Rauf Efendi’yi İkna Etmesi Resim 18. Takva Sinema Filmi Rauf Efendi’nin Muharrem’i Tenkit Etmesi Resim 19. Takva Sinema Filmi Rauf Efendi’nin Muharrem’in Delirmesine Tepkisi Resim 20. Takva Sinema Filmi Hoca Efendi Dergâhta Zikrullah Töreninde Resim 21. Takva Filmi Ali Bey’in Ofisinde Gazete Okuması Resim 22. Takva Sinema Filmi Çırak Muhittin’in Kosova Savaşını Anlatması Resim 23. Takva Sinema Filmi Erol Bey ve Diğer Müteahhitlerin Ziyareti Resim 24. Takva Sinema Filmi Hacer’in Kuyumcuda Alışveriş Yaparken Görülmesi Resim 25. Takva Sinema Filmi Meczup Devran’ın Masaya Elma Koyması Resim 26. Takva Sinema Filmi Muharrem’in Kibrit ile Hesap Yapması Resim 27. Muharrem’in Tarikatta Görev Almadan Önceki Mülayim Hali Resim 28. Muharrem’in Dergâhın Kapısından Girerken Devran’la Çarpışması viii Resim 29. Muharrem’in Rauf Efendi Tarafından Terfi Ettirilmesi Resim 30. Muharrem’in Görünüş ve Tavır Olarak Değişimi Resim 31. Muharrem’in Rüyasında Geleceği Görmesi Resim 32. Muharrem’in Rüyalarında Gördüğü Kadın’ın Şeyhin Kızı Çıkması Resim 33. Muharrem’in 1 GİRİŞ “Çağdaş Türk Sinemasında Deli/Meczup Temsili Açısından Takva Filmi” başlıklı tez üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, tarihsel olarak delilik kavramının kökenlerine ilişkin araştırmanın ardından, ilkel medeniyetlerdeki tarihsel sürecine değinilmektedir. Tıp tarihinde deliliğin ilk tanımlamaları ve sonrasında delilik durumunun devletler ve medeniyetler tarafından nasıl karşılandığı incelenecektir. Tezin ilerleyen bölümlerde Takva filmi üzerinde yapılacak incelemenin konusuna odaklanmak amacıyla delilik konusunun modern psikolojinin öncüleri tarafından nasıl temellendirildiği ve delilik türlerini nasıl kategorize edildiğine değinilecektir. Takva filmindeki Muharrem karakterini delilik hali ve diğer örnek sinema filmlerindeki deli ya da hikâye içinde deliren karakterleri kategorize etmede ve anlamada Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayınlanan ve dünyaca kabul gören bu sınıflandırmalar oldukça önemlidir. Tezde yöntem olarak, metin analizi ve içerik analizi yapılacaktır. Tezin teorik altyapısını tıpta ve İslam felsefesinde delilik kavramı oluşturmaktadır. “İslam Felsefesinde Delilik” başlıklı bölümde, meczupluk ve delilik olgularının tarihsel çıkış noktalarını ve gelişimleri incelenecek, delilik ve meczupluk hem dünyevi hem de İslam felsefesindeki 'aşkınlık’ anlamında ele alınacaktır. Bu bölüm, Takva sinema filminde, dünyanın çelişkili gerçekleri karşısında delirme sürecine şahitlik edilen ana karakter Muharrem’in hikayesine perspektif sunması açısından önemlidir. Deliliğin İslam felsefesinde ele alınış biçimlerine dair bölümün ardından Erasmus’un deliliğe bakış açısı ve tanımlarına ilişkin literatür taramasına yer verilecektir. Delilik olgusunun tarihte nasıl tanımlandığına, tıpta, psikoloji ve psikiyatri alanlarında nasıl ele alındığına dair yapılan araştırmalardan sonra bu bölümde de sosyoloji ve sosyal psikoloji alanlarında nasıl ele alındığı açıklanacaktır. Muharrem karakteri Takva filminde bir cemaatin üyesidir ve sosyal bir temsil durumu içindedir. Muharrem’in delirme süreci, cemaat ile etkileşimlerinden doğar. Sosyal Temsiller teorisi çerçevesinde bireyin içinde bulunduğu topluluk tarafından etkilenme 2 durumu, toplumsal ananeler, din, mitoloji, güncel sosyal etkileşimler ile doğrudan bireyin psikolojisine, eylemlerine yansıması açısından oldukça önemlidir. Muharrem inanmış olduğu kutsallar ve bu kutsallar doğrusunda kendisine erbap edindiği cemaatinin çelişen aksiyonları karşısında bir dilemma yaşayacak ve kendini büyük bir boşluğun, büyük bir karanlığın içinde bulacaktır. Bu bağlamda birinci bölüm, sosyal bir temsil olarak deliliğin incelenmesi hakkında görüşler ve sinemada delilik kavramının işleniş biçimlerinin ele alınmasıyla sonlanacaktır. Delilik kavramına sinema filmlerinde yansıtılırken sıklıkla, topluma alıştığı değer yargıları olarak dayatılan kalıpları kırmak için sesini çıkartan deli/meczup karakterler aracılığıyla yer verildiği görülmektedir. İkinci bölümde, Türk ve dünya sinemasında delilik konulu yapımlara örnekler verilecek ve delilik temasının hangi biçimlerde işlendiğine dair açıklamalarda bulunulacaktır. Türkiye sinemasında deli/meczup karakterler içeren filmler olarak Çıplak Vatandaş (1985), Öğretmen (1988), Tabutta Röveşata (1996), Vizontele (2001) ve Kosmos (2010) sinema filmlerinin ana karakterleri incelenecek, delilik ve meczuplukları üzerine çözümlemeler yapılacaktır. Üçüncü bölümde tezin konusu olan Takva (2006) sinema filmi incelenecektir. Öncelikle Takva kavramının İslam’daki anlamına ilişkin araştırmalar ve sonrasında Takva filminin yönetmeni Özer Kızıltan’ın filmografisi değinilecektir. Daha sonra Takva filminin ana ve yan karakterlerinin çözümlenmesi ile sonlandırılacak çalışma, sonuç bölümünde irdelenecektir. 3 BİRİNCİ BÖLÜM: 1.1. Delilik ve Meczupluk Delilik öncelikle psikoloji biliminin konusudur. Psikolojinin bir bilim dalı olarak doğmasına, 1876 yılında Almanya Leipzig’de Wilhelm Wundt tarafından kurulan tarihin ilk psikoloji laboratuvarı ön ayak olmuştur ve kendisi tarihte ilk psikolog olarak kabul edilmektedir. (Kırklaroğlu.2018:202) Psikoloji bilimi ilk başlarda felsefe biliminin bir dalı olarak görülür. Zamanla yapılan deneyler, araştırmalar ve bulgular neticesiyle başlarda şiddetle reddedilse de nihayetinde bir bilim olarak akademilerde yerini almıştır. Bu konu, tıpta delilik olgusunun inceleneceği bir sonraki bölümde psikoloji biliminin öncülerinin geçtiği zorlayıcı önyargıları nasıl aştığını ve bu bilim dalının sonraki yüzyılda nasıl önemli bir noktaya geldiğini anlamak açısından oldukça önemlidir. Bu bağlamda delilik ilk kez olarak bilimsel anlamda 19.yy’ın son çeyreğinde bilimsel olarak ortaya atılsa da tarih boyunca pek çok medeniyetin ve uygarlığın konusu olduğunu belirtmek gerekir. Bu bakımdan öncelikle delilik kelimesinin Türkçe dili ve diğer dillerinde anlamına değinmek yerinde olacaktır. 1. sıfat Aklını yitirmiş olan, akli dengesi bozulmuş olan: 2. sıfat Coşkun, azgın (hayvan, duygu vb.): 3. sıfat, mecaz Davranışları aşırı ve taşkın olan (kimse); çatlak: (TDK) Deli kelimesi Türkçe‘ye telü kelimesinden evirilmiş, daha önceleri halk arasında konuşulan bir kelime olabileceği düşünülmekle beraber yazılı olarak Türkçe dil kökeninde gösterildiği ilk yazılı kaynaklar şu şekilde belirtilmiştir; telve/tilve "aynı anlamda" [ Uygurca Maniheist metinler (900 yılından önce) ] telü [ Divan-i Lugat-it Türk (1070) ] delü [ Ebu Hayyan, Kitabü-l İdrak (1312) ] (etimoloji Türkçe) 4 Delilik kavramı kültürümüzde velilik ile birlikte anılmaktadır ve delilik istem dışı bir delilik hali olarak görülürken velilik bilinçli bir delilik hali olarak görülmektedir. Delilik bazen savaşlarda ve farklı alanlarda üstün başarılı görülen kahramanlar ile de kültürümüzde anılmıştır. Bu bağlamda Anadolu ve İslam kültürü içinde bu isimlendirmelerin nasıl anlamlara tekabül ettiği de ilgili bölümlerde incelenecektir. Deli ve delilik kelimesinin kökensel olarak diğer kültürlerde ve dillerde ne anlama geldiği incelendiğinde, delilik Almanca wahnsinn, İngilizce madness, Fransızca folie, İtalyanca: follia, İspanyolca locura kelimeleri ile tanımlanmıştır. - Wahnsinn: Sanrıların ve halüsinasyonların eşlik ettiği zihinsel bozukluk. “Büyük saçmalık, çok mantıksız, saçma düşünce, davranış, eylemler; sınırsız mantıksızlık” (duden.de). - Madness: 14. yüzyılın sonları, "delilik, çılgınlık, demans; aceleci veya mantıksız davranış, inatçı tutku, aşırı çılgınlık" Mad: 13. yüzyılın sonları, Eski İngilizceden "zekâsı bozuk, kaçık, deli, çılgın "gemædde" aklını kaçırmış" (etmonline.com). - Follie: Akıl hastalığı, demans: Deliliğe kapılma. Muhakeme eksikliği. Mantıksız, anlamsız fikir, söz, eylem. Bir şeye karşı tutku, tutku, güçlü eğilim” (larousse.fr). - Follia: (çılgın kelimesinden mecazi olarak Latince follis "deri, havayla dolu balon" kelimesinden türetilmiştir) Demansı belirtmek için yaygın olarak kullanılan terimdir. Kendini çeşitli biçimlerde gösterir: “halüsinasyonlar, paranoid sanrılar, sosyal veya dini fanatizm, ele geçirilme sanrıları, büyücülük, kasılmalar, koreik hareketler, kendine zarar verme, intihar, cinayet” (Trecanni.it). - Lacura: “Yargılamadan veya aklın kullanılmasından yoksun kalma. Saçma ya da büyük bir hata. Anormal doğası gereği sürpriz yaratan eylem. Bir tür sevgi veya başka bir teşvikle ortaya çıkan ruhun veya ruhların yüceltilmesi” (La Real Academia Española). Esasen 19.yy sonunda bilimsel olarak incelenmeye başlasa da delilik tarihi çok daha eskilere dayanmaktadır. Delilik kavramının geçtiği tarihsel süreç incelendiğinde, bu anlamda ilk olarak kafatasını cerrahi olarak delme işlemlerinin tarihini ve 5 sebeplerine değinmek gerekmektedir. Günümüz Fransa topraklarında Ensisheim neolitik kazı alanında m.ö. 5000 bin yıl olarak tarihlenen delinmiş kafatasları bulunmaktadır. Antik Mısır’da, Antik Uzakdoğu uygarlıklarında, Hint Yarımadası erken uygarlıklarında, Antik Yunan, Arap Uygarlıklarında, Orta Amerika ve Pasifik Adalar gurubunda yani hemen hemen insanlığın medeniyet kurduğu her coğrafyada karşımıza çıkmaktadır. Günümüz Rusya’sının güney bölgelerinde yapılan arkeolojik kazılarda ele geçen antropolojik bulgularda M.Ö. 4000 yıllarına tarihlenen günümüzden altı bin yıl önce trepanasyon yani cerrahi kafatası delgi işlemi yapıldığı anlaşılmaktadır. Rusya’daki bulgular sonucunda bu işlemin bir ritüel mi yoksa bir tedavi yöntemi mi olduğu bir kesinliğe dayanmamakla birlikte bu işlemin yapıldığı bazı kişilerin hemen işlem sonrasında öldüğü, bazılarının birkaç hafta yaşadığı, bazılarınınsa uzun yıllar yaşadığı bilgisine ulaşılmıştır. Benzeri bir uygulamaya M.Ö. 9500 -M.Ö. 9600 yıllarına tarihlenen Göbeklitepe kazı alanında da benzeri trepanasyon işlemlerine rastlanmaktadır. (Gresky.2017: 3). Bu trepanasyon işlemin bir dini ritüel mi yoksa bir tedavi yöntemi mi olduğu konusunda kesin bir ortak kanı bulunmamaktadır. Bu uygulamaların kötü ruhları kovmak ya da delilik tedavisi ile ilgili olabileceğine dair bazı teoriler vardır. Trepanasyon işlemi kafa yaralanmaları sonrası tedavi amacıyla uygulandığı gibi bu işlem öncesinde herhangi bir yaralanma söz konusu olmayan durumlarda da uygulandığına dair araştırmalar sonrasında, bu uygulamanın bir tedavi yöntemi mi yoksa bir ritüel mi olduğu konusu belirsizliğini korumaktadır. Delilik ile ilgili tarihte bulunan ilk yazılı belgelerden biri Antik Mısır Papirüsleridir. Antik Mısır’da ise delilik tanrıların verdiği bir ceza olarak görülmektedir. Bu nedenle tıp alanında birçok tedavi yöntemi geliştirmelerine rağmen delilik tanrıların bir cezası olarak görüldüğü ve tedavi olarak çeşitli bitkisel tedavi ve büyülerin yapıldığı bilinmektedir. Antik Mısır’da her konuda farklı tanrı ve tanrıçalar olduğu gibi delilik konusunda da Tanrı Thoth ve Tanrıça Sekhmet’in iyileştirici gücüne inandıkları, onlara dualar ettikleri görülmektedir. Bugün Antik Mısır’da delilik tedavisine dair kısıtlı bilgiler da olsa deliliğin tarifi papirüslere ve mezar çevrelerindeki duvar hiyerogliflerine dayandığı bilinmektedir. Antik Mısır tıbbında bitkilerden ve pek çok hayvansal içerikten ilaçlar ve merhemler yaptıkları bilinmektedir. 6 Farmakolojinin ve büyünün iç içe geçtiği tedavi yöntemlerinde delilik tedavisinin daha çok dualar ve büyüler ile yapıldığı görülmektedir (Hayırlıdağ.2021). Delilik ve deliliğe bakış açısıyla ilgili Antik Mısır medeniyetinden sonra Antik Yunan dönemindeki bulgulara değinilmeden önce araştırma boyunca 19. yüzyıl sonuna kadar deliliğin toplumdan dışlanma ve toplumdan izole edilerek görmezden gelinme durumunu Andrew Scull’un Uygarlık ve Delilik kitabındaki şu cümlelerle ele almak yerinde olacaktır: “Uygarlık içinde delilik olur mu? Deliliğin bizzat uygarlığın yadsıması olduğu apaçık değil mi? Ne de olsa, Aydınlanma düşünürleri aklın insanları hayvanlardan ayırt eden yeti olduğunu ileri sürmüşlerdi. Eğer bu doğruysa, akılsızlık elbette sınırın ötesinde yer alır; bir bakıma uygar kişinin vahşiye dönüştüğü noktaya denk düşer. O zaman delilik uygarlığın içinde değil, tamamen dışında ve ona yabancı bir şey olur. Bunlar yüzyıllar boyunca sürmüş ve her kültürde var olmuş ortak insan tecrübemizin bir parçasıdır. Akıl hastalığı insanın hayal gücünden hiç çıkmaz. Hepimizi ürküttüğü kadar büyüler de. Çok az kişi onun dehşetinden bağışıktır. Gerçekliğe tutunuşumuzun bazen ne kadar pamuk ipliğine bağlı olabileceğini ısrarla hatırlatır. Bizzat insan olmanın anlamındaki sınırlara ilişkin anlayışımızı sorgular” (Andrew Scull, Uygarlık ve Delilik, Çev.: Nurettin Elhüseyni İstanbul, YKY Yayınları 2016:13). Delilik konusunda Antik Yunan dönemi incelendiğinde, tragedyalarda Homeros’un destanlarından pek çok unsurun olduğu görülmektedir. Fakat bu destan ve tragedyalara değinilmeden önce, Takva filmi üzerinde yapılacak teoloji, esrime, delirme ve ibadet ile kendinden geçme konularında bağlantılı, delilik konusuyla doğrudan ilgili olan erken dönemlerde Dionysos kültündeki Maenadlar üzerinde durulacaktır. Antik Yunan döneminde Euripides’in Bakkhalar tragedsyasında da hikayeleri geçen Maneadlar, Dioynsos kültünde düzenlenen şenliklerde doğaya, dağlara gitmekte ve içtikleri şarabın ve müziğin etkisiyle günlerce kendilerinden geçip bu esrime halinde hayvanları hatta insanları dahi parçalayabilmektedirler. Manead, şarap tanrısı Bakus’un buyruğundaki bir peri ve üst sınıftan kadınların oluşturduğu bu törenlere katılan kendinden geçmiş çılgınca bir halde bu ritüele katılan kadınlara denilmektedir. Çılgınlık, esrime ve delilikle özdeşleştirilen maneadlar delilik ilgili Antik Yunan döneminde mutlaka değinilmesi gereken konulardandır. Tragedyanın da komedyanın da bu eski dönem Dionysos şenlikleri sırasında söylenen dtryambos 7 şarkıları ve korolardan doğduğu bilinmektedir. Dionysos’a dair birçok öyküde ve tragedyada insanları delirterek onlara cinayet işlettirdiğine dair anlatılar da bulunmaktadır. Yani Dionysos kültü bir anlamda delirmek ve delilik kavramları ile doğrudan ilgili bir konudur. Mitoloji Sözlüğü’nde Azra Erhat, Bakkhalar’dan şu şekilde bahsetmektedir: “Bakkha'lar. Tanrı Dionysos-Bakkhos'un dinsel törenlerini kutlayan kadınlar alayı. Tıpkı tanrının kendisi gibi çıplak bedenlerini nebris denilen benekli ceylan postlarıyla örter, başlarına sarmaşık çelenkleri sarar ve ellerinde thyrsos, ucunda bir çam kozalağı bulunan sarmaşık ve asma yaprakları sarılı uzun değnekleri ve Prometheus'un insanlara ateşi taşıdığı nartheks kamışıyla tanrının peşinden koşarlar, geceleri dağda, bayırda, ormanlarda kendilerinden geçerek tanrıya karışırlar. O sırada doğa ile birlik olan Bakkha'lar üstün bir güçle önlerine gelen vahşi hayvanları parçalarlar. Dionysos dinini benimsemiş bu kadınlara olgun ermişlik anlarında Thyas (thyo, vecit halinde olmak), çılgınca kendilerinden geçtikleri zaman da Mainas denir” (Erhat, Azra. 1996.217). Euripides’in The Bacchae eserinde bahsettiği bu kadınlara yani maenadlara çalışmanın bu kısmında değinilmesinin sebebi, hem Takva filmi üzerinden delirme ve meczupluk kavramları bağlamında birçok inanç kültü ve inanışta kendinden geçme, esrime, bir konsantrasyon halinde gerçekleşen ritüellere ve inanışlara dair bir bağlantı kurmak hem de delilik kökenlerine dair tarihsel bir araştırma yaparken bugünkü delilik kavramının Erken Antik Yunan döneminde Maenad kelimesinin tarihte bugün bildiğimiz anlamda deliliğe en yakın kelime olmasındandır. İslam kültüründeki Vecd olma hali ve Maenad kavramları arasında bazı benzerlikler bulunmaktadır. “Sözlükte “yitiğini bulmak, istediğine kavuşmak, güç yetirmek; aşk ve iştiyak sarhoşluğu içinde kendinden geçmek, yüksek heyecan duymak” anlamlarındaki vecd kelimesi tasavvuf terimi olarak “kasıt ve zorlama olmadan Allah’ın bir ihsanı şeklinde sâlike gelen ve onu kendinden geçiren mânevî çarpıntı” (müsâdefe) demektir”. (Semih Ceylan, TDV İslam Ansiklopedisi. TDV İslam Araştırmaları Merkezi 2012, Erişim Tarihi 15.09.2024 https://islamansiklopedisi.org.tr/vecd). 8 Antik Yunan tragedyalarında da yaşadığı olaylar karşısında deliren birçok kahraman görülmektedir. Deliliğe hem tarihsel olarak bir bakış hem de Takva filmi bağlamında hikâye kahramanının yaşadığı yıkım sonrası delirmesi ile ilgili doğrudan bağlantılı bir konudur. Antik Yunan tragedyalarında kahramanlarının yaşadıkları trajedi sonunda delirdikleri ve hatta kendi canlarına kıyarak bir yıkım yaşadıkları da görülmektedir. “Yunan tragedyalarında trajiklik; şiddet, felaket ve merhametsizliğe itibar ve değer katmak için kullanılmaktadır. Trajedi, kutsal varlığın bakışları altındaki insanın gösterisidir. Tragedya, insanlık acısının bilincine varmaktır ve bu bilince ulaşma insana haz ve mutluluk verir. Dünyanın gidişatına egemen olan acıyı insanların bilincine yerleştirir.” (Akyüz, Yakup. (2022). Yunan Trajedilerinde Çılgınlık ve Delirme Olgusuna Bakış. Tabula Rasa: Felsefe Ve Teoloji(38), 16-36). Daha önceki dönemlerde deliliğe dair yazılı kaynaklar görülse de deliliğin psikolojik anlamdaki perspektifine ilk kez bu tragedyalarda rastlanmaktadır. Her ne kadar Antik Yunanda bu deliriş halleri tanrıların bir gazabı olarak görülse de kahramanların içinden geçtikleri duygu durumlarını görmek, delilik ve delirme hakkında ilk psikolojik derinliği olan nüveler olarak karşımıza çıkmaktadır. Tragedyalarda oyun sonunda bu kahramanların bir trajik hata ve bazen vazgeçemedikleri bir tutkuları bazen kibre kapılarak bir yıkım yaşamaları ve delirmeleridir. Aias (Ajax) Zeus’un hışmına uğrar ve Athena’nın aldatmacası sonucu Akha ordusu olarak gördüğü koyun sürüsüne saldırır. Sorasında Akhilius’un(Aşil) kılıcıyla kendini öldürür. Kral Oedipus bilmeden babası Laios’u öldürmüş ve annesi olduğunu bilmeden Kraliçe İokaste ile evlenmiştir. Annesi ve aynı zamanda karısı İokaste bu gerçeği öğrenince kendini öldürür, Oidipus ise kendi gözlerini oyar ve Thebai’den Kolonos’a sürülür. Herakles Hera’nın tuzağına düşer ve aklını yitirerek kendi karısını ve çocuklarını çılgınca katleder. Sophokles’in Kral Oidipus ve Aias, Euripides’in Herakles Tragedyasında görüldüğü gibi deliren, aklını kaçıran, çıldıran kahramanlara rastlamak mümkündür. Antik Yunan tragedyalarında kendi kişisel hırs ve tutkularının sonucu ya da tanrıların gazabına uğramaları sonucu yıkım ve delirme süreçlerinden geçtiğini de söylemek mümkündür. (Sevindik, A. (2023). “Kral Oidipus”: Mit ve Tragedya İlişkisi Düzleminde Bir İnceleme. Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi, 11(35), 608-636. https://doi.org/10.33692/avrasyad.1247192). 9 Michel Foucault, deliliği, her toplumun kendisinden farklı olanı belirlemesi olarak tanımlamakta ve bunu Yunan geleneği içinde örnekleyerek açıklamaktadır. “Yunan-Latin geleneği içindeki ahlakçılar deliliğin tutkunun cezası olmasını doğru buluyorlardı ve bu konuda emin olabilmek için, tutkuyu geçici ve hafif bir delilik saymaktan tat alıyorlardı. Delilik, tutkunun arkasından ortaya çıkan şeylerden birinden ibaret değildir. Beden ile ruh birliğinin üzerinde temellenmekte, ama bu birliğe karşı çıkarak, onu sorguya çekmektedir. Tutku tarafından mümkün kılınan delilik, kendine özgü bir hareketle, bizzat tutkuyu mümkün kılmış olan şeyi tehdit etmektedir. Delilik, yasaların içinde tehlikeye düştükleri, yozlaştıkları, saptıkları birlik biçimlerinden biridir -böylece yasalar bu birliği aşikâr ve önceden verili olarak olduğu kadar, narin ve çoktan yok olmaya yüz tutmuş olarak dışa vurmaktadır” (Foucault.2017:340). Antik Yunan tragedyalarında delilik, kahramanların veya tanrıların gazabı ya da kendi insani hataları ve tutkuları sonucu uğradıkları bir gazap olarak karşımıza çıkmaktadır. Roma döneminde Antik Yunan tragedya kahramanlarının, mitolojinin ve çok tanrılı inanışlarının isimler değiştirerek Roma kültürüne uygun hale getirildiği görülmektedir. Roma dönemi yazarı Seneca’nın Herakles tragedyasından yola çıkarak yazdığı Çıldırmış Herkül tragedyası da bunun bir örneğidir. “Edebi kaynaklardaki bolca değiniye bakılırsa, insanın ruhsal acılarının ilahi kökene dayandığı anlayışı antik Yunanlar arasında da yaygın kabul görmekteydi. Yunan tanrıları insan ilişkilerine karışmaktan hiç geri durmazlardı ve akıl hastalığının dinsel sebepleri, klasik kültürün öne çıkan bir yönüydü. Bu yorum Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu'nun resmi dini haline gelmesiyle daha da güç kazandı. Delilik ile tanrıların entrikaları arasındaki bağlar, Yunan tragedyalarına ve şiirlerine de konu oldu. Öyle ki, bin yıl sonra Sigmund Freud bütün insan soyunda silinmez iz bıraktığını ileri sürdüğü psikolojik travmaya Oidipus kompleksi adını verirken Yunan mitolojisini esas aldı” (Scull.2016.25,25). Klasik mitoloji incelendiğinde bunun sayısız örneği ile karşılaşmak mümkündür. Oidipus’a ek olarak yine çok bilindik bir isim olarak karşımıza Pan karakteri çıkmaktadır. “Panik, dehşet saçmasıyla nam salmış bir tanrı olan "Pan'la ilgili" anlamına gelen Yunanca panikon'dan türetilmiş bir kelimedir. 10 Batı edebiyatının günümüze ulaşmış en eski eserleri olan İlias ve Odysseia ilk başta geniş bir sözlü gelenekle kuşaktan kuşağa aktarılmıştı ve bu anlamda geçmişi klasik Yunan dünyası olarak bildiğimiz uygarlığın öncesine iner.” (Scull.2016.25,25). Doğanın ve vahşiliğin tanrısı olan Pan dehşet saçmasıyla biliniyordu. Pan doğa ile insan arasındaki sınırları aşan ve kontrol edilemeyen bir güç olarak resmedilmiştir. Aniden ortaya çıkışı korku ile beraber delilik şeklinde yorumlanabilmektedir. Roma İmparatorluğu döneminde, deliliği iyileştiren ve deliğe sebep olan tanrılar olduğu düşünüşü hakimdir. Buna karşın Hipokrat ve Galenos, tıp alanında delilik ve akıl hastalıkları ile ilgili bilimsel anlamda tarihte ilk öne çıkan isimler olmuşlardır. Delilik ile ilgili bilimsel yaklaşımları tıpta delilik başlığında incelemek de mümkündür. Bu dönemde akıl hastalıkları ve delilik konusunda bilimsel çalışmalar olsa da genel olarak toplumdan dışlanan bir delilik olduğu görülmektedir. Delilik, insanlarda korkuya sebep olan bir durumdur ve ailesinde bir deli olan insanlar ya izole bir durumda bakımını üstlenmekte ya da belirli kurumlara teslim etmektedirler. Roma İmparatorluğu döneminde genel olarak delilik hoş karşılanmamakla birlikte İmparator Caligula ve İmparator Neron’un aşırılık ve delilik olarak görülen davranışları ve uygulamaları da bulunmaktadır. “… günümüze ulaşan ve bazıları dolaylı yoldan olsa bile, deliliğin yol açtığı tahribatın olağandışı köklere dayandığı yolundaki inanç Yunan ve Roma dünyalarında, gerek zaman gerekse coğrafya açısından sınırlarının ötesinde temel bir düzeyde yaygın olarak benimsendiğine işaret eden epeyce tarihsel kayıt vardır.” (Scull, 2016:27). İbrani tarihinde ise, Eski Ahit’te de bir delilik durumu görülmektedir. Çok farklı coğrafyalarda olsa da yine bir tanrının gazabına uğrayan bir kral ve üzerine kötü ruhların salınmasıyla aklını yitiren bir insan anlatısına rastlanır: “Gerek İsrailoğullarının ilk kralı Saul, gerekse Babil'in kudretli kralı Nebukadnezzar bir gün Yahve'yi kızdırdı ve bu hıyanetin karşılığını korkunç bir cezayla gördü. Her ikisi de deliye çevrildi.” (Scull.2016.21,22). 11 Roma Hukuku, delileri, işledikleri suçlarla ile ilgili deliliklerinin bilinçli mi yoksa bilinçsiz mi olduğu konusunda ayrıştırarak yargılama metodu geliştirmiştir. “İsa yalnızca delilerle çevrelenmeyi istememiş, aynı zamanda kendi de bir meczup olarak gözükmeyi ve böylece bedene bürünmesi içinde, düşmüş insanın bütün sefaletinin içinden boydan boya geçmeyi arzu etmiştir, delilik böylece insan yapılmış Tanrının tamamlanmasından ve Haç ile kurtuluşa ulaşmasından önceki sonuncu biçimi, sonuncu derecesi olmaktadır. " Ey benim Kurtarıcım, Siz Yahudilerin rezaleti ve Putataparların deliliği olarak gözükmek istediniz; kendi dışınızdaymış gibi görünmek istediniz, evet Efendimiz Kutsal İncil'de anlatıldığı gibi meczup olarak kabul edilmek istedi ve onun çıldırdığına inanıldı. (Foucault, 2017.242,243). Roma imparatorluğunun başlangıçta düşman olarak gördüğü Hristiyanlık inancına geçiş yapana dek geçen süreçte önce Hristiyanları hain ve deli olarak suçlamışlardır. “Dicebantquoniam in Jurorem versus est. Havarileri ona bazen çılgınlığa kapılmış biri olarak baktılar ve (Efendimiz) bütün hastalıklarımıza deva olduğuna ve büyük acılarımızı kutsallaştırdığına tanıklık etmeleri ve hem onlara hem de bize bu durumlara düşenlere şefkat gösterilmesini öğretmek için böyle gözüktü. ‘’ İsa bu dünyaya gelirken insanlık durumunun bütün işaretlerini ve hatta düşüşün yara izlerinin tümünü tekrar üstüne almaya razı olmuştu; sefaletten ölüme varana kadar, aynı zamanda tutkuların, unutulmuş bilgeliğin ve deliliğin de yolu olan bir Izdırap yolu izlemişti” (Foucault, 2017.242,243). Öyle ki bu durum, Hazreti İsa için etrafındakiler tarafından artık normalleştirilir. Böylece Hazreti İsa aracılığıyla bir nevi delilik/meczupluk kutsanmış sayılır. Artık dini olarak karşımızda Hazreti İsa’nın deliliği vardır. “Ve delilik İsa'nın Izdıraplarının biçimlerinden bir bakıma ölümden önceki sonuncu biçim- biri olduğuna göre, şimdi bundan muzdarip olanların saygı ve şefkate hakları vardır. Deliliğe saygı göstermek, hastalığın onda yol açtığı gayriiradi ve önlenemez kazayı deşifre etmek değil de; insanın kazaya dayalı olmayıp, öze ilişkin olan gerçeğinin şu alt sınırını kabul etmektir. 12 Tıpkı ölümün insan hayatının zaman cephesinden sonu olması gibi, delilik de bu hayatın hayvanilik cephesinden sonudur; ve ölümün İsa tarafından kutsallaştırılmış olması gibi, delilik de en hayvani yanıyla birlikte kutsallaştırılmıştır” (Foucault, 2017.242,243). Orta Çağ’a gelindiğinde artık deliler gittikçe toplumdan dışlanır bir hale geldiği gibi eski çok tanrılı Pagan inancından kalan çeşitli ritüeller ve hatta tedavide dahi kullanılan büyüler bir tür delilik, hatta şeytanlık olarak görülmeye başlanmıştır. Okültik bir Hristiyan tarikatı olan Esseniler’in delileri tedavi etmek için bir takım şeytan çıkarma ayinleri ve büyüleri yaptıkları görülmektedir. Orta Çağ boyunca bu şeytan çıkarma ayinleri sıkça uygulanmaktadır. “Kapatma, aklın akıl bozukluğuna oranla alan kazandığı ve onunla olan eski akrabalığından kurtulduğu hareketi bildirdiği kadar, akıl bozukluğu bilinçlenme hariç her şeyi köle kılmasını da açık etmektedir. Kapatma akıl bozukluğunu koskoca bir karanlık suç ortaklıkları şebekesine köle etmektedir.” (Foucault, 2017:173). Deliler ise artık cüzzamlılardan boşalan yataklara alınmış hatta kapalı kapılar arkasına sürüklenmeye başlamıştır. Bu delilik bir tür meczupluk, bağış toplama ve delileri kapılar ardından belirli günlerde sergilemeye kadar gitmiştir. “Akıl bozukluğuna yavaş yavaş deliliğin somut ve belirsiz bir suç ortaklığı içinde sahip olduğu çehreyi verecek ve onu bugün kendi deneyimiz itibariyle tanıdığımız hale getirecek olan işte bu köleleştirmedir. Kapatma alanının duvarları içinde cinsel hastalar, sefihler, "cadı oldukları iddia edilenler", Simyacılar, adetleri serbest olanlar ve ileride göreceğimiz üzere- meczuplar karışık bir şekilde bulunmaktaydılar… Suçluluktan ve cinsel patetikten ruhlara yakarma ve büyünün saplantılı eski ayinlerine kadar, gönül yasasının çekiciliğine kadar ulaşan bir yeraltı şebekesi yerleşik hale gelerek, bizim çağdaş delilik deneyimizin adeta temellerini resmetmektedir. Böylece yapılanan bu alanın üzerine akıl bozukluğu yaftası yapıştırılacaktır. "kapatılması uygundur” (Foucault, 2017:173). Avrupa’da Rönesans’ın sonuna kadar süren bu şeytan çıkarma ve kapatma ile toplumdan uzaklaştırma bütünlüğünde seyreden akıl hastalıklarına ve deliliğe bakış, 13 17.yy’da son bulmaya başlayacak fakat 19.yy. sonlarında psikoloji biliminin ortaya çıkmasına dek delilik doğaüstü bir durum olarak görülmeye devam edecektir. 1.1.1.Tıpta Delilik Delilik ve akıl hastalıkları, tarihte ilk kez Antik Roma’da ruhsal sebepler dışında fizyolojik sebeplere de bağlanmaktadır. Bu dönemde delilik hastalığının sebeplerini daha çok bedensel etkiler sonucu olarak görmüşlerdir. Öne çıkan en önemli isim tıp dünyasına ve Hipokrat Yemini ile ismini kazıyan Hipokrat olmuştur. Hipokrat M.Ö.400 dolaylarında akıl hastalıklarını sınıflandırmaya başlamış ve tarihte ilk kez beden kimyasının bunu etkileyebileceğini öngörmüştür. Hipokrat’ın kara safranın beyin üzerinde etkisi olabileceğini ve ruhsal durum üzerinde değişime ve melankoliye sebep verebileceği öngörüsü, modern tıpta psikiyatri biliminin konusu olacak olan kimyevi etken hakkında ilk öncül teori olarak karşımıza çıkmaktadır. (Kayaalp.1989:4) Antik Roma’da bir başka önemli isim olan Bergamalı Galenus. Galen Roma İmparatorlarının, gladyatörlerin, sporcuların doktorluğunu yapmış ve akıl hastalıkları, delilik konusunda Nöroloji biliminin de ilk atılımlarını gerçekleşmiştir. İnsan vücudunu holistik bir yaklaşımla ele alan Galen, vücudu birbiri ile bağlı üç etmen olarak tanımlamıştır. “Gallen yaptığı anatomik ve fizyolojik deneylerle, bunların sonucu yaptığı buluşlarla deneysel tıbbın temelini atan araştırıcıların başında yer almıştır”. (Uzel, İlter. (1996). Galen ve Deneysel Tıp. Erdem, 9(25), 435-442). Antik Yunan ve Antik Roma döneminde delilik ve akıl hastalıkları konusunda pek çok atılım ve ilerleme gerçekleşse de Avrupa’da yaşanan karanlık çağ boyunca adı işkence ve toplumdan dışlanma ile anılan akıl hastalıkları hakkındaki çalışmalar gittikçe azalmış ve durma noktasına gelmiştir. Kutsal kilisenin ve Engizisyon mahkemelerinin pek çok bilimsel gelişme karşısında set olduğu ve birçok araştırmacıyı çalışmalarından dolayı idam ederek cezalandırdığı görülmektedir. 14 “Ortaçağ’da toplumsal alanın içerisinde yer almasına izin verilen ancak yerleşim alanlarının dışında tutulan bir hastalık olarak cüzzam ve Engizisyon tarafından kâfirlik olarak nitelenen ve sorgulanan büyücülük 15. yüzyılda yerini akıl hastalığına terk etmiştir.” (Bakacak, A. G., & Boyacıoğlu, A. Ö. (2012). Bireylerin Akıl/Ruh Sağlığı Tanımlamalarına İlişkin Nitel Bir Araştırma. Sosyoloji Dergisi(27), 1-15). Özellikle delilik ve akıl hastalıklarının nesnel ve bilimsel olarak fizyoloji alanında incelenmesini skolastik düşünce var olanın dışında bütün yeni bakış açılarını ve araştırmaları redderek yasaklamış ve cezalandırmıştır. Galen’in birçok çalışmasını revize eden ve bulduğu yanlışları düzelten modern anatominin atası sayılan Andreas Vesalius, Galen’in anatomi çalışmalarının pek çoğunun hayvan kadavraları üzerinde yapıldığını kanıtlamış ve insan bedeni üzerinde yaptığı otopsilerle bugünkü anatomi alanına kaynak olan çalışmalar yayınlamıştır. Fakat kutsal kilise tarafından belirlenmiş olan insan bedeninin kutsallığı yasasına ters düştüğü için bu çalışmaları suç olarak görülmüştür. Avrupa’da kutsal kilisenin bu baskıcı gücü pek çok alanda olduğu gibi tıp ve akıl hastalıkları konusunda da uzunca bir dönem gerilemenin ve yeni keşiflerin önünde kuvvetli bir engel teşkil etmiştir. “…Hristiyanlık inancı ve pagan uygulamaları karışımından her şeye günah yaftasının vurulduğu, insanları tedavi olmaktansa ölümü beklemeye iten bir süreç ortaya çıkmıştır.” (Karaimamoğlu, Tolgahan. “Ortaçağ Avrupası’nda Tıp Kültürü Ve Gelişmeleri”. Tarih Ve Gelecek Dergisi 3, sy. 2 (Eylül 2017): 44-63. https://doi.org/10.21551/jhf.316625). Bütün bu baskılara rağmen pek çoğu ilerideki keşiflere ilham verecek çalışmalar bırakan bilim insanları vardır. Fakat baskıcı rejimlerin uygulamaları deliler ve akıl hastalıları ile ilgili pek çoğu dehşet verici uygulamaları ile Avrupa arkasında utanç verici bir miras bırakmıştı. Bu akıl ve insanlık dışı uygulamalar, Rönesans sonuna kadar da uygulanmaya devam edecektir. Türk ve Çin uygarlıklarında bu çağlarda delilik olgusuna daha hümanist bir yaklaşım ve tedavi arayışları görülürken, Rönesans dönemi sonuna dek engizisyon mahkemeleri döneminde Avrupa’da durum gittikçe daha karanlık bir hal almaya başlamıştır. Delilere kapatma uygulaması dışında Stigmatik yani damgalayıcı diyebileceğimiz, bir tedavi mi yoksa bir işkence mi olduğu tanımlanamayan bir yaklaşım uygulanmıştır. (Bakacak, A. G., & Boyacıoğlu, A. Ö. (2012). 15 Deliler, içine şeytan ya da kötü ruhlar girmiş ve bu kötülüklerden arındırılması gereken kişiler olarak görülmüş ve tedavi adı altındaki yöntemlerle bazen delilerin hayatını kaybetmesine sebep olmuş ve onları öldürerek ruhlarını şeytandan kurtarmış oluyorlardı. Rönesans döneminde edebiyat, tarihçilik, sanat ve felsefede büyük atılımlar görüldüğü halde akıl hastalarına ve delilere uygulanan bu tecrit ve işkence rönesansın son dönemine dek sürmüştür. “10. yüzyılda Galenos'tan etkilenen İbni Sina, bilime yöntem getirmeyi başarmış, hastalıkların semptornatoloj isi ve oluşumu üzerine çalışmıştır. Hastanın nabzına bakarak kalp atışlarını Ölçme tekniğini ilk kez kendisi geliştirmiştir. G. Milad ve M. R. Moro (1990), dönemin tıp kavramını şöyle açıklar «İslam hekimlerinin büyük çoğunluğu Hipokratik tıbbı model alırlar, orta çağ tıbbı ise doğrudan İbni Sina'nın çalışmalarından etkilenmiştir” (Tunaboylu.1999.159). İslam coğrafyasında 7.yy'da Emevi halifesi Velid Abdülmelik tarafından akıl hastalarının da tedavi edildiği bir şifahane yaptırılmıştır. 8.yy vekil halife Alellah sadece akıl hastalarının tedavi edildiği bir bimarhane yaptırmıştır. (Aksoy.2014:110). 15.yy sonlarında da Edirne Sultan Bayezid Darüşşifası’nda akıl hastaları tedavi edilmeye başlanmıştır. Bu hastanenin kurucusu İbni Sina, akıl hastalarının tedavisinde müzik terapisi dahil pek çok yeni hümanist yöntem denemiştir. Anadolu ve Orta Doğu’nun pek çok müzik makamını bu anlamda kategorize etmiş ve hastalarda iyi etki gösterdiğini kayıtlara geçirmiştir. (Erer ve Atıcı.2010:31) Çiçeklerin ve kokuların da akıl hastaları üzerinde olumlu sonuçlar verdiğini denemiş, başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Bunun dışında ilaç ve istirahat tedavisi de uygulanmıştır. Akıl hastalarını tebdil-i mekan dedikleri uygulama feraha çıkartmış, göl kenarlarına ve doğa yürüyüşlerine çıkararak onlarla konuşmuşlardır. Bu uygulamalar, özellikle ilaç tedavilerinin yanında hastayla konuşarak ferahlatmaya çalışmak, delilerle hep birlikte konuşarak rahatlatmak, 19.yy’da keşfedilecek olan psikoterapiye ve psikodramaya çok benzemektedir. Daha sonraki dönemlerde de modern psikiyatri biliminin kurucularından sayılan Dr.Kraft-Ebing, Avrupa’nın akıl hastalıları tedavisinde çok ilkel ve acımasız metotlar uygularken, aynı çağda İbni Sina’nın çağının ötesinde ve hümanist bir tedavi sistemi olduğunu belirtmektedir. (Yıldız.2002:9). 16.yy başlarında ise İstanbul’da akıl hastalarını tedavi etmek için bir hastane daha açılmıştır. Haseki Darüşşifası bugün 16 bildiğimiz Haseki Hastanesi Hürrem Sultan’ın emriyle açılmıştır. Bu hastanede bimar-hane bölümünde akıl hastalarına uygulanan tedavi ve başarılar büyük dikkat çekmiştir. Melankoli, şizofreni ve histeri gibi psikolojik rahatsızlıklar ayrı tedavi yöntemleriyle birbirlerinden ayrılarak farklı bölümlerde ele alınmıştır. (Erer ve Atıcı.2010) 1879 yılında Almanya Leipzig’de Wilhelm Wundt Bir psikoloji laboratuvarı kurmuş ve arkasından gelecek olanlara çok önemli bir yol açmıştır. Wundt’un laboratuvarı psikoloji biliminin zafer kazandığı başlangıç noktası olarak anılsa da Gustav Fechner aslında daha önceden psikoloji bilimi hakkında kitaplar ve çalışmalar yayınlamıştır. Ernst von Feuchtersleben 1845 yılında delilik ve mani tanımlarını psikoz olarak tek bir tanımda kullanan ilk isimdir. Fakat Wundt’un sistematik bir temelde, deneylerle, belirli bir metodoloji çevresinde yeni bir bilim dalı sınıflandırdığı için psikoloji biliminin kurulması sürecinde başlangıç noktası sayılmıştır. Skolastik düşünceye karşı ilk kazanım denilebilcek bu laboratuvarda yapılan deneysel çalışmalar, daha sonraki yıllarda Sigmund Freud ve Carl Gustave Jung gibi isimlere de öncül olacaktır. Wundt, Philosophiche Studien (Felsefe Çalışmaları) adlı dergiyi kurmuş ve psikoloji biliminin artık ciddiye alınan yeni bir bilim dalı olarak tanınmasına çok önemli bir destek olmuştur. (Shultz ve P. Shultz. 2007:125-130). Almanya’da bunlar olurken psikolojinin bir bilim olarak tanımlanmasında bir başka önemli gelişme de Amerika’da yaşanacaktır. Granville Stanley Hall’un öncülüğünde American Journal of Psychology (Amerikan Psikoloji Dergisi) dergisi ve hemen arkasından günümüzde yüz elli binden fazla üyesi olan American Pscyhological Association (APA) Amerika Psikoloji Birliği (Derneği) kuruldu. Tezin bu kısmında psikoloji biliminin doğuşu ve gelişmesi dönemindeki ayrıntılı konulara daha fazla ayrıntılı girmeden ileride Takva filmi üzerinde yapılacak incelemenin konusuna odaklanmak amacıyla psikoloji biliminin tarihsel gelişimden ziyade delilik konusunun modern psikolojinin öncüleri tarafından nasıl temellendirildiği ve delilik türlerini nasıl kategorize edildiğine değinmek yerinde olacaktır. Deliliğin deneysel yöntem ile artık kategorize edilmeye, ayrı alanlarda araştırmaya başlandığı dönemde, Jean-Étienn Esquirol melankoli kavramının popülerleşmesini eleştirerek bu alanda kederin şairlerin konusu olabileceğini fakat aşırı kederin bir beyin hastalığı olarak tanımlanması gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca Esquriol melankolinin kapsadığı alana “lipemani” (kara sevda) adını verir. 17 “Esquirol’un yaklaşımı başarısız olarak görülse de lipemani, 14. yüzyıldan itibaren melankoli başlığı altında sıralanan hastalıklar arasına dâhil edilmiştir.” (Korkmaz,64). Mental bozukluklar duygu, düşünce ve irade olarak ayrı psikiyatrik sorunlar olarak temellendirilmiştir. Mani, depresyon, psikopati, şizofreni ve paranoya ayrı kulvarlarda incelenmeye ve tedavi yöntemleri geliştirilmeye başlanmıştır. Jean-Pierre Falret, bipolar bozukluk tanısı ile ilgili görüşlerin temellerini atmıştır. Modern bilimsel psikiyatrinin kurucusu Emil Kraepelin şizofreni, manik depresif ve psikoz konularının birbirlerinden ayrılması ve Kraepelin’in ayrıştırmaları psikoloji bilimine bugün hala geçerli olan sınıflandırmaları kazandırmıştır. Yaptığı sınıflandırmalar 2022 yılında son güncellenmesi yayınlanmış olan psikiyatrik hastalıkların istatistikleri ve mental rahatsızlıkların tanısında rehber olarak kullanılan Amerikan Psikiyatri Birliği’nin DSM-5 kitabının çekirdeği olmuştur. Kraepelin Alois, Alzheimer ile demans üzerine ortak çalışmalar sürdürmüştür. Alois Alzheimer, ölen bir alzheimer hastasının beyninde yaptığı otopside bu hastalığa sebep olan lezyonları ve bulguları saptamıştır. Psikoloji ve psikiyatri bilimleri iç içe olduğu gibi iki ayrı alan olarak da karşımıza çıkmaktadır. Psikiyatri delilik ve akıl hastalıkları konusunu kimyasal, fizyolojik ve genetik yönden inceleme yolunda ilerlemeye başlarken Psikoloji biliminde Sigmund Freud’un da aralarında bulunduğu bilim insanları Psikanaliz alanının yolunu açmıştır. “Bilinçaltı ve çocukluk deneyimleri/hatıraları üzerine bina edilmiş olan psikanalitik yöntem, Sigmund Freud’un modern psikoloji bilimine kazandırdığı bir araştırma metodudur. Buna göre insan davranış ve düşüncelerini belirleyen temel faktörler, bilinçaltı ve erken çocukluk döneminde çözümsüz kalmış karmaşalardan ibarettir.” (Ferhat Korkmaz, Başlangıçtan Cumhuriyet’e Türk Şiirinde Melankoli. Grafiker Yayınları, Ankara 2018:25). Sigmund Freud, hastalarına gerçekleştirdiği hipnoz seansları ile bastırılmış anıları su yüzüne çıkmasını sağlamıştır. Psikoterapini ve psikodramanın temellerini atan Freud bilinç dışı teorisi ile id, ide ve süper ego kavramlarını temellendirmiştir. Psikolojik dışavurumları etkilediğini düşündüğü cinsel dürtüleri libido kuramı ile incelemiştir. 18 Freud’un psikoloji dünyasına kazandırdığı en önemi bulgularından biri de savunma mekanizmaları konusu olmuştur. (Tuzcuoğlu, N. (2013). Psikanaliz Kuramı ve Özellikleri. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Dergisi, 7(7), 275-285). Freud, kişinin kendisini kötü hissetmesine sebep olan kişi, durum, olay ve toplumsal yargılardan kendini korumak için sığındığı güvenli bir liman olarak savunma mekanizmaları konusunda çalışmalar yapmıştır. Freud başlarda yöntemleri ile bir şarlatan ilan edilse de ardında, psikoloji biliminde olduğu gibi felsefe alanında da güçlü etkiler bırakılacaktır. Psikiyatri, gelişen teknoloji ile birlikte biyolojik, genetik taramalar, deneyler ile delilik durumunu beynin anatomik yapısı ve özellikle beyinde oluşan kimyasal değişiklikler hakkında odaklanarak daha çok farmakolojik olarak beynin kimyasal dengeleri üzerinde bir tedavi üzerine yoğunlaşırken psikoloji bilimi ortaya alt benlik, üst benlik gibi pek çok unsuru ortaya koyarak delilik durumunu fizyolojik bir etmenden çok bir anılar ve o anıların uyandırdığı güdüler olarak ele alacaktır. Psikoloji bilimi deliliği çok farklı ve zaman içinde kendi arasında alanlara ayrılan değişik metotların oluşturduğu psikoterapi yöntemi ile de ele alacaktır. “Freud’un derinlik psikolojisi diye adlandırdığı ana akımın karşısında konumlandırdığı bilinç dışılık üzerine kurduğu ekolün diğer kurucu temsilcileri de Alfred Adler ve Carl Gustave Jung olmuştur. Alfred Adler, bireysel psikoloji alanının kurucusudur ve derinlik psikolojisi kuramı üzerine çalışacaktır… Adler delilik ve akıl hastalıklarında çevresel faktörü merkeze alan formülüyle insanı sosyal bir varlık olarak incelemiş, sosyoloji bilimi ile psikoloji bilimi arasında bağlantılar kurulmasına kaynaklık etmiştir. Adler çalışmalarıyla psikoloji alanına aşağılık ve üstünlük kompleksleri terimlerini kazandırmıştır. Carl Gustave Jung ve Freud, Jung'un başkanı olduğu Uluslararası Psikanalitik Birliği’ni kurmuştur. Freud ve Jung’un da çalışma kaynakları aynı olsa da, zamanla Freud ile Adler’in fikir ayrılıklarında olduğu gibi bir ayrışma yaşamışlardır” (Ünaltay.2019:65). Farklı dönemlerde delilik kavramsal olarak biçim değiştirmiştir. Delilik bir hastalık olarak en yıkıcı halini Hitler’in Nazi döneminde yaşamıştır. Binlerce insan sadece akıl hastası olduğu için hayatını kaybetmiştir. 19 “1. ve 2. Dünya Harbi sırasında psikoloji ve psikiyatri alanında çalışmalar hızla sürse de bazı noktalarda her alanda olduğu gibi bir durgunluk ve gerileme dönemi de yaşanmıştır. Hatta psikoloji biliminde böyle büyük atılımların çağında Hitler ve Nazi yönetimin Eylem T4 projesi ile genetik bozukluğu olan çocukların öldürülmesi olarak başlayan proje, devamında yetişkin engellilerin ve akıl hastalarının da projeye dahil edilmesiyle 70 bin ila 90 bin akıl hastası ve engellinin Nazi yönetimince öldürüldüğü karanlık bir dönem yaşanmıştır” (Ünaltay.2019:65). Savaş sonrası bu ırki temizleme programı deliliği sona erdiremediği gibi arkasında savaş ve şiddet sebebiyle aklını yitirmiş on binlerce insan bırakmıştır. İki dünya harbi ve yarattığı çok büyük maddi manevi yıkımlara rağmen pek çok çalışma yapılmaya devam edilmiştir. Alman ekolü Avrupa’ya yayılmış ve Amerikan ekolü ciddi atılımlar gerçekleştirmiştir. Psikoloji alanında keşiflerin, keşifleri, deneylerin, deneyleri kovaladığı 20.yy’daki atılımlar, deliliği temel olarak melankoli ve mani olarak sınıflandıran, kapalı kapılar arkasına kapatan anlayış karşısında keşifler ve literatür öyle bir ivme kazanmıştır ki, psikoloji bilimi, Amerikan Pskiyatri Birliği tarafından ilk defa 1952 yılında bir derleme haline getirilen Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı (D.S.M) ve D.S.M.5 ile dünya genelinde kabul gören 20 ana kategoride 200’ün üzerinde ruhsal bozukluğu sınıflandırıldığı bir kaide halini almıştır. Günümüzde D.S.M dört yüz elliden fazla hastalık tanı ve teşhis içermektedir. (DSM-5.2013:vi). Takva filmindeki Muharrem karakteri delilik hali ve diğer örnek sinema filmlerindeki deli ya da hikâye içinde deliren karakterleri kategorize etmede, anlamada Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayınlanan ve dünyaca kabul gören bu sınıflandırmalar oldukça önemlidir. Bizlere bir harita olması açısından bu yirmi üst başlığı görmekte fayda vardır. “Nörogelişimsel bozukluklar, Şizofreni açılımı kapsamında ve Psikozla giden diğer bozukluklar, iki uçlu (Bipolar) ve ilişkili bozukluklar, Depresyon bozuklukları, Kaygı (Anksiyete) bozuklukları, Takıntı-Zorlantı bozukluğu (Obsesif-Kompulsif bozukluk) ve ilişkili bozukluklar, Örselenme (Travma) ve tetikleyici etkenle (Stresörle) ilişkili bozukluklar, Çözülme (Dissosiyasyon) bozuklukları, bedensel belirti bozuklukları ve ilişkili bozukluklar, beslenme ve yeme bozuklukları, dışa atım bozuklukları, uyku-uyanıklık bozuklukları, Cinsel işlev bozuklukları, cinsiyetinden 20 yakınma (Hoşnut Olmama), yıkıcı bozukluklar, dürtü denetimi ve davranım bozuklukları, madde ile ilişkili bozukluklar ve bağımlılık bozuklukları, Nörobilişsel bozukluklar, kişilik bozuklukları, cinsel sapkınlık (Parafili) bozuklukları, diğer ruhsal bozukluklar” (APA.2014). 1.1.2.İslam Felsefesinde Delilik Şöyle haykırdılar: "Hey! Kendisine o zikir/Kur'an indirilen! Sen gerçekten tam bir delisin" (Hicr, 15/6. Öztürk.). İslam’da delilik konusu Takva filmi bağlamında tez çalışmasının merkezi durumundadır. İslam felsefesinde delilik Allah ile bir olma hali, bir kendinden geçme, yükselme hali olarak da görülmektedir. Bu bölümde hem İslam filozoflarının deliliğe yaklaşımı hem de İslam felsefesinden etkilenen manzum eserlerin merkezlerine Kuran-ı Kerim’i koydukları eserlerinde vecd olma, mecnun olma gibi anlatıların üzerinde durulacaktır. Orta Çağ İslam uygarlıklarında, Orta Çağ Avrupa uygarlıklarının aksine deliler toplumdan soyutlanmamış, delilerin topluma karışması için sosyal alanlar yaratılmaya çalışılmıştır. İslam Hukuku çerçevesinde nasıl ki bir çocuk reşit olmadan velileri sorumluğunda oluyorsa aynı şekilde delileri de reşit olmayanlar sınıfında saymış ve İslam fıkıhları gereği insanın Allah tarafından yüce bir varlık olarak yaratıldığı, bu yüzden de deli ya da sakat olanların da Kuran-ı Kerim’i temel alarak Allah’ın yarattığını kabul etmişlerdir. “Akıl hastalarının vücûb ehliyetleri tam ancak temyiz gücünden yoksun oldukları için edâ ehliyetleri yoktur… Osmanlı hukukunda mecnunlar için düzenlenen hükümler İslam hukukuna uygun şekilde düzenlenmiştir. Şeyhülislam fetvaları ve mahkeme kararları örneklerinde görüldüğü üzere mecnunların velîleri yoksa kendilerine mahkeme marifetiyle vasî atanarak sözlü tasarruflarından men edilmişlerdir. Velî ya da vasîleri tarafından mecnunların şahsi ve mali hak ve sorumlulukları uygulama örneklerinde görüldüğü üzere yerine getirilmiştir.” (Koç, Mehmet. “Osmanlı Aile Hukukunda Akıl Hastalığının (Cünün) Nikah ve Talak Hükümlerine Etkisi”. Türk Dünyası Araştırmaları 130, sy. 256 (Şubat 2022): 149-74). 21 Ubeydullah, tıp alanında çalışmalar yapmış İslam felsefesi üzerinde durmuş ve akıl hastalıkları konusunda da çalışmalar yapmıştır. Abbasi dönemi vezir ailelerinden Bermeki ailesi Antik Yunan metinlerinin tercümesi konusunda gayret sarfetmişlerdir. Aristotales, Hipokrat, Galen çalışmaları Antik Yunan dilinden Arapçaya tercüme edilmiştir. Özellikle Süryanilerin medreselerde eğitim görmesinin serbest bırakılması tercüme alanında önemli katkılar sağlamıştır. 8.yy’da İslam coğrafyası bilimde ve felsefede altın çağını yaşamıştır. Bugün Antik Yunan eserlerine dair ulaşan eserlerin pek çoğu Arapça tercümeler sayesinde günümüze ulaşabilmiştir. İslam coğrafyasındaki bu aydınlanma çağının yaşanmasında Antik Yunan ve Antik Roma metinlerinin Arapçaya tercüme edilmesi büyük etken olmuştur. (Eflatun, M. (2018). İslam Dünyasında Edebi Çevrelerin Ortaya Çıkışı Bağlamında Bermekî Ailesi ve Klasik Türk Şiirine Yansıması. 21. Yüzyılda Eğitim Ve Toplum, 7(21), 699-721). M.S. 980 yılında dünyaya gelen, batılıların dilinde Avecenna olarak anılan Büyük Üstad İbn-i Sina hem tıp hem de felsefe alanında eserler vermiş, kitapları bazı Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. On sekiz yaşında saray hekimi olan İbn-i Sina, 18 kitap ve yüze yakın risale yazmıştır. (Keklik, Nihat. “Türk- İslam Filozofu İbn Sina (980-1037) Hayatı Ve Eserleri”. Felsefe Arkivi, sy. 22-23 (Temmuz 2012). İslam felsefesinde delilik haline yaklaşım genel olarak delilere merhamet göstermek ve onları hem yakınları hem de devlet tarafından reşit olmayan bireyler olarak görüp onlara velilik yapmak gerekliliği üzerine kurulmuştur. İslam felsefi anlamda delilik hali ise Allah’a yaklaştıkça bir vecd olma halidir ve bu halden doğan bir kendinden geçme durumu olarak görülmektedir. İslam felsefesinde Sufi felsefesi çok önemli bir yerdedir ve bu Sufi gelenekte, Tasavvuf erbabında deli olma hali dünya isteğinden arınıp kendini Allah’a adama bütün dünyevi istekleri dışlayarak bir vahdet- i vücud mertebesi olarak görülmektedir. Sufi geleneğinde ‘iki lokma bir hırka’ cümlesi ile görünen bütün istek ve kibirlerden arınmış hale gelme, kendini sadece Allah inancına adama durumu söz konusudur. “Vecd, mevcûd-varlık kavramının bir türevidir ve isim-mastardır. Vecd metafiziği, mahiyet, iki uç (arke ve sınır), özne, yöntem, kaynak, tamlık, fiil ve infial meselelerini içine almaktadır. Vecd metafiziğinin kavramlarını, vecd, tevâcüd, vücûd, vâcid, 22 mütevâcid, sâkin vâcid, müteharrik vâcid gibi kavramlar oluşturmaktadır. Onuncu yüzyılda yaşayan Serrâc 378/988’de Tûs şehrinde vefât etmiştir. Klasik tasavvufun ilk müelliflerindendir. Ebû Nasr Serrâc eserindeki vecd kavramını İbnü’l-Arabî’den almakta ve İbnü’l-Arabî’nin Kitâbu’l-Vecd’ini eserinde özetlemektedir. Serrâc’a göre vecd’in beş mahiyeti vardır. Bunlar sır,müsâdefe, fiil ve infial, keşf ve vicdandır” (Görkaş.2018.1.2). İslam Felsefesinde deli olma, delilik ile bağdaştırılan tanrıyla bütünleşme durumu insan-ı kâmil mertebesi bir anlık bir oluş halinden ziyade belirli mertebeleri aşarak ulaşılan en üst nokta olarak konumlanmaktaydı. İslam kültüründen doğan Kuran-i Kerim tefsirlerine dayalı pek çok tarikat ve mezhep bulunmaktadır. Bu mezheplerin pek çoğunda bir kurallar bütünü ve ilerletilmesi gereken felsefi bir yol işaret edilmektedir. Bu gelenekten beslenen felsefi düşünce liderleri ve toplulukları vecd içinde olabilmek için pek çok sıfat ve nitelik taşıma gerekliliği olduğu gibi yürünmesi gereken çetin ve zorlu bir yola da işaret etmekteydi. Sufi kelimesinin en yaygın kabul gören kökeni Arapça "yün" anlamına gelen suf kelimesidir. İlk dönemdeki mutasavvıflar ibadet ve zühdle uğraşan kişilerdi ve "zahid, ibadet eden, nasik" olarak anılırlardı. Tasavvuf Allah yolunda "bencillik" ve "bencillik “ten kurtulma arınma demektir. Sufilik, insanın varlığını, kimliğini, yüzünü gerçek sahibi olan Allah'a teslim etmesi demektir. Bu, İslam felsefesinde bir tür akıldan serden geçme, Allah’ın aşığı ve delisi olma durumu olarak tanımlanmıştır. Bu bağlamda İslam’da delilik durumunun iki anlamda kullanıldığı görülmektedir: hem akıl hastalığı olan kişiler için hem de din ve Allah yolunda ulaşılan mecazi bir delilik mertebesi olarak. İslam edebiyat eserleri genellikle Kuran-ı Kerim’i merkeze alarak yazılan eserlerdir. İslam ve Türk edebiyatında gazel, kasîde, mesnevî gibi manzum edebiyat eserlerinde bu aşkınlık delilik halinden sıkça söz edilmektedir; “Ben yine delirdim, ey tabip. Ey sevgili, sevdalandım ben yine. Zincirinin halkaları sanat sahibidir. Her bir halka ayrı bir delilik sergiler. Her halkada bir başka çeşit vardır. Öyleyse bende her an başka bir delilik vardır. Bu bağlamda şu bir meseldir: “Delilik çeşit çeşittir” Özellikle ecel şahının zincirine bağlı olanı. Delilik bağımı öyle kopardı ki bütün deliler bana öğüt veriyor. Zünnûn-i Mısrî’nin başına öyle bir iş geldi ki bu yüzden onda bir coşku ve delilik baş gösterdi. O kadar ki onun coşkusu göklere dek yükseliyor, etkisiyle ciğerler yanıyordu. … 23 Ahali çaresiz kalınca onu bağlayıp bir zindana koydular. Halk bu duruma katlanamasa da bunu dizginlemek mümkün değildir” (Rumi.2015.224). Anlaşılıyor ki Zünnûn-i Mısrî’nin başına gelen delilik hadisesi dönemin otoritesini tedirgin etmiş ve bazı önlemler almak zorunda bırakmıştır. “Padişahlar avamdan hep can korkusu yaşamışlardır. Çünkü bunlar kördür. Padişahların ise [tanınmalarını sağlayacak] alâmetleri yoktur. Hüküm çapulcuların elinde olunca, Zünnûn’un hapse düşmesi kaçınılmazdır… Kalem bir gaddarın elinde olunca, kuşkusuz Mansur (Hallac) asılır. Bu işler ve saltanat alçakların elinde olunca elbette “peygamberleri öldürürler” (Rumi.2015.224). Mevlâna Celaleddin-i Rumi’nin Mesnevi-yi Ma’nevi eserinde bu bölüme konu olan kişi Zünun-i Mısri Tasavvuf erbabının önde gelen isimlerindendir. Tasavvufun kurucularından sayılan Beyazıd Bestami’nin selefi olarak görülen Zünun-i Mısri’nin öğrencisi Sehl el-Tustarî'i de Hallac-ı Mansur’a hocalık etmiştir. Bu çağda yaşamış Tasavvuf önderleri, Allah’la bir olma, bütün olma, kendinden geçme, ona varma anlamında birtakım prensipler ve sıfatlar ile anılmaktadırlar. Tasavvuf ’ta, Sufilerde Tevhit inancı merkezli, varılacak en yüksek mertebeler olarak görülen Fenafillah olmak, Allah’ın varlığı içinde yok olmak, ölmeden ölmek, meczup olmak tanımları vardır. Türkiye Diyanet Vakfı ‘İslam Ansiklopedisi’nde meczup olmak şu şekilde açıklanmaktadır: “Mazhar olduğu cezbe sonucu sülûk etmeden Hakk’a eren velî anlamında tasavvuf terimi. “kendine çekmek, yaklaştırmak” anlamındaki cezb (cezbe) kökünden türeyen meczûb kelimesi tasavvufta, bir daha kendine gelmemek üzere Allah’ın âniden kendine çektiği, dost edindiği ve dâimî surette huzurunda bulundurduğu velîleri tanımlamak için kullanılmıştır… Dinî yükümlülüğe temel oluşturan aklî dengeye tam anlamıyla sahip olmadıklarından dinin emir ve yasaklarıyla da yükümlü sayılmayanmeczuplara me’hûz (kendindenalınmış), meslûb (akıldansoyulmuş), ma‘t ûh(bunak), mağlûb (yenilmiş), vâlih (çılgın), behlûl (sâf), dîvâne ve mecnun gibi unvanlar da verilir” (TDV). Bu tanımlara bakıldığında, deliler/meczuplar neredeyse diğer insanlardan daha fazla kutsanmış ve özel bir anlam yüklenmiş olarak karşımıza çıkmaktadır. 24 “İbn Haldûn, meczupların bir bakıma delilere benzedikleri halde velâyet makamında bulunduklarını ve sıddîkların hallerine sahip olduklarını belirttikten sonra fıkıh âlimlerinin onların velîliğini kabul etmediğini, ancak bunun yanlış bir hüküm olduğunu, zira ibadetin velîliğin mutlak şartı olmadığını, Allah’ın velîliği dilediğine lutfettiğini söyler. Ona göre meczuplar şer‘î hükümlere tam anlamıyla uygun olmasa da ibadet ederler. Doğuştan saftırlar, kendilerine göre iyi işlerin yapılmasını teşvik eder, kötü işleri engeller, hiçbir kayıt altında bulunmadıklarından bazen gaybdan haber verirler” (TDV). Görülmektedir ki İslam Hukuku’nda delileri reşit olmayan insanlar sınıfında sayıp, velilikleri yapılması gereken insanlar olarak sınıflandırıldığı, Allah’ın kulu olduklarından dolayı onlara merhametli yaklaşıldığı bu dönemde İslam alimlerinde zuhur eden bu velilik ile karışmış delilik hali çok da hoş karşılanmamaktadır. Zünun- i Mısıri önce hapsedilmiş sonra da Mısır’dan Bağdat’a sürülmüştür. Selefi sayılan Hallac-ı Mansur ise Vahdeti-i Vücud kavramının bir karşılığı olarak dile getirdiği En- el Hak beyanatı Allah’a şirk koşmak olarak görülmüş ve idam edilmiştir. Fenafillah tanımlaması da Tasavvuf’ta belirli aşamalardan geçildikten sonra Allah yolunda varılan son nokta olarak görülüyordu. “Fena” kavramı hakkında Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nde şu şekilde söz edilmektedir: “Sözlükte “geçici olmak, yok olmak, ölmek” gibi mânalara gelen Arapça fenâ kelimesi, genellikle “varolmak, sürekli olmak” anlamındaki bekā kelimesiyle birlikte kullanılagelmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu iki terimin türevleri geçmektedir. (bk. en-Nahl 16/96; er-Rahmân 55/26-27). “Müridin kötü huy ve vasıflarını yok edip onların yerine iyi hasletler kazanması” anlamında kullanılan fenâ terimi özellikle ilk dönemlerde cehaletin yerine ilmin, gafletin yerine zikrin, zulmün yerine adaletin, nankörlüğün yerine şükrün, mâsiyet ve günahın yerine taat ve ibadetin geçmesi şeklinde anlaşılmıştır” (TDV). Mutasavvıfların bazıları Fenafillah makamını varılacak son nokta kainattaki tek gerçek varlık olan Allah’a karışmak, onda yok olmak, son mertebe olarak görürken Muhyiddin İbn Arabi ve bazı Sufiler de Fena’ya, yokluğa ulaştıktan sonra Beka’ya varıp sonsuza kadar var olma haline geçildiğini belirtmişlerdir. İslam aleminde bu delilik hali olarak görülen hal, bir velilik olarak, yani ermişlik, erenlik olarak görülmektedir. Bazı tasavvuf erbapları bunu bir sır, açıklanmaması gereken bir gizem olarak görürken bazıları da doğrudan toplumla paylaşmak için mesnevilerinde, 25 şiirlerinde, beyitlerinde içinde oldukları felsefenin bir yansıması olarak edebi eserlerle dile getirilmektedir. Bir inisiyasyon sistemiyle çok disiplinli bir spiritüel eğitimden geçerek bilgileri ve yolu bir üstadın rehberliğinde yürüyorlardı. Bu dönemi ve bu anlamdaki deliliği daha iyi anlamak için, bu felsefenin sirayet ettiği edebi metinlere bakmak da yerinde olacaktır: “Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var. Âşık-ı sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var” (Fuzuli.2021.452). “Bende Mecnun’dan daha çok âşıklık yeteneği vardır. Sevgide, sadakat gösteren âşık benim. Mecnun’un ancak adı var.” şeklinde çevrilen Fuzuli’nin dizelerinde görüldüğü gibi Allah aşıklısı olan erenler kendilerini aşkın en büyüğüne, en yakıcısına vurulmuş görmektedirler. “Biz fenâ olup fenâdan key fenâya yitmişüz. Şöyle kim mahv olmışuz hîç kalmadı âsârumuz” (Eşrefoğlu Rûmî .2016.37). İslam felsefesinde delilik hali, fenafillah olma hali aşk ile de betimlenmiştir. Burada bahsedilen aşk hali, delilik hali, mecnun olma hali ilahi bir aşk ile tecelli olma halidir. Tecelli olmak Tasavvuf kültüründe Allah’ın insanda ve doğada görülmesi anlamında bir deyimdir. Anadolu kültüründe İslamiyet öncesi ozanlık geleneği, İslam sonrası tasavvuf geleneğinin de etkisiyle aşıklık geleneğini geliştirmiştir. Horasan’dan Müslümanlığı yaymak için Anadolu şehirlerini ilahiler söyleyerek gezen alimlerin bu değişimde etkisi büyüktür. Bu etkileşimle ozan-baksı geleneği bir değişime uğrayarak artık aşık olarak anılacak ve hem uhrevi hem de dünyevi konular hakkında bir sazlı, sözlü bir kültür oluşturacaktır. Bu aşıklar toplumu iyiye ve güzele yönlendirmeye çalıştıkları gibi, dünyanın ne kadar gelip geçici olduğuna dair eserler üreterek kulaktan kulağa yayılan türkülerle de Tasavvuf etkisini eski Şamanizm geleneğinden gelen sözlü kültürle kaynaştırarak Sufilerin deliliğini ve dünya hayatını boş görmeleri felsefesini Anadolu’da yayacaktır. Berlinli müzisyen Petra Nachtmanova ve yönetmen Stephan Talneau, Saz Belgeselinde (2019) hem tarihi bir müzik aleti olarak sazın hikayesini, hem de köklü bir kültür olan aşıklık konusunun serüvenini takip ettikleri, on bin km. yol katederek Berlin'den yola çıkıp hem sazın ve hem de tarihte pek çok alimin doğuş yeri olan Horasan'a kadar gittikleri yapım ilgi çekicidir. Bu uzun arayışta ve yolda karşılaştıkları bir saz aşığı, Secde suresi dokuzuncu ayete işaret ederek, Allah'ın insana ruhu sazla üflediği inancını anlatır. Yani İslami 26 anlamdaki delilik felsefesinin Horasan'dan Anadolu'ya, Anadolu'dan Kafkaslara, Balkanlara, İran'a dek uzandığı bu kültürel etkisi, sazla birlikte hikâye anlatma geleneği olan ozanlığın, aşıklık olarak evrimleşmesini sağlamıştır. Kur’an-ı Kerim referans gösterilerek delilik kavramı mecnun kelimesi üzerinden açıklanmaktadır. “Kur’an’da inkârcıların peygamberler için kullandığı çeşitli ithamlardan bahsedilmektedir. Bunlardan biri de “deli” ithamıdır. Bunun için kullanılan ifade “cünûn” kelimesinden gelen “mecnun” sözcüğüdür. Cünûn, sözlükte “örtünmek, gizlenmek, aklını kaybetmek” gibi anlamlara gelir. Mecnun (deli) ise bu durumdaki kişiyi anlatmak için kullanılır.” (Sıddık Ağçoban, Delilik, Foucault ve Kur’an’da Deliliğe Sosyolojik Bir Yaklaşım. Journal of Analytic Divinity, 5/3 (Aralık/December 2021), 82-111). Böylelikle her deliye/meczuba bilindik anlamıyla bakılmaması gerektiğinin altı çizilmektedir. “Allah-u Teala Kur’an’da mecnun kelimesiyle bu durumu şöyle açıklıyor: “Ondan önce Nuh’un kavmi de yalanladı, hem de kulumun yalancı olduğunda ısrar ederek, ‘O, delirdi’ dediler. Sapla samanı ayırt edemeyen avam kitle, dinî inançları çıkara çevirenler ve aklın dar mantığından kurtulamayanlar tarafından peygamberlerin de çoğu, zamanlarında deli muamelesi görmüş, taşlanmış, dışlanmış, öldürülmek istenmişlerdir. Allah-u Teala Kur’an’da mecnun kelimesiyle bu durumu şöyle açıklıyor: “Ondan önce Nuh’un kavmi de yalanladı, hem de kulumun yalancı olduğunda ısrar ederek, ‘O, delirdi’ dediler. Başka bir yerde “Musa dedi ki: O, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbidir. Firavun: Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir, dedi.” (Bayat.2018:9). İslam tarihinde de Semavi dinler tarihinde de sıklıkla peygamberlere ve kendilerine ilk inananlara delilik yakıştırması yapıldığı görülmektedir. Aslında burada ayrılan delilik hali, ilahi bir güç ile oluşan mucizeler, inkâr edenlerin yaşanan olağan üstü durumları delilik ile izah etmelerine yol açmaktadır. Bu bazı zamanlarda peygamberlerin kurulu düzene karşı tehlike olarak görülmesinden de kaynaklı olabilmektedir. “Eski Yunan ve Roma, sonraki Hristiyan medeniyeti deliyi değil, toplumu deliden korumanın yollarını aktarırken İslam’dan önceki ve sonraki Türk toplumu ve genelde İslam dünyası deliyi korumayı amaçlamıştır. O bakımdan deliyi korumak yasal kurallarla belirlenmeyen, âdete, ananeye, örfe dayalı yükümlülüktür… Deliliğin 27 olgusal tarafları ile beraber bir de kurgusal tarafları vardır. Kerem, Mecnun, Züleyha olgusal delidirler… Ciddi konuşma dilinden mizah diline geçmenin kendisi de delilliktir… Bunu yapan Behlül Divane (Danende), Nasreddin Hoca ukalau’l- mecanindirler, yani kurgusal delidirler, deli gibi görünen akıllılardır. Peygamberler, evliyalar, mitolojilerdeki tanrıoğulları ruhla aklı bir arada yaşayan mecanin-ul Hak, yani kutsal delidirler” (Bayat.2018:13). Burada karşımıza toplum içerisinde var olan ve otoriteyi tehdit eden deliler çıkmaktadır. Özellikle muhalefet yönü baskın olan gruplar deli/meczup olarak etiketlenip ayrıştırılmışılardır. “İslam ve Türk-İslam medeniyetinde muhalif delilik vardır. Bunlara veleh denilmiştir. Buradan da muvelleh kelimesi türemiştir. Muvelleh kelimesi Arapça “veleh” kökünden gelip, muhalif deli velileri tanımlar… Dinî vacibatlara, çarpık toplumsal düzene, siyasî iktidara, resmî mezhep otoritesine karşı çıkan, mufalefet eden Melami meşrep sufi gruplarına deli denilmiştir. Bu deliler ne ukalau’l-mecanin ne mecanin-ul Hak ne de meczupturlar. Bunlar hem akıllı hem de kutsal delilerden farklı muhalif deli görünümlü velidirler. Kültürel delilik göründüğünden daha karmaşık bir olgudur.” (Bayat.2018:13). 1.1.3. Sosyal Bir Temsil Olarak Delilik Önceki bölümlerde açıklanan delilik olgusunun tarihte nasıl tanımlandığına ve tıpta psikoloji ve psikiyatri alanlarında nasıl ele alındığına dair yapılan araştırmalardan sonra, bu bölümde de sosyoloji ve sosyal psikoloji alanlarında nasıl ele alındığı açıklanacaktır. Sosyal bir temsil olarak delilik ile ilgili yaklaşımlara değinmeden önce sosyal psikolojinin, sosyolojinin ve sosyal temsiller tanımlamalarının nerede ortaya çıktıklarına, nasıl geliştiklerine ve nasıl açıklandıklarına değinmek yerinde olacaktır. Sosyoloji kavramı ilk kez 1839 yılında sosyolog ve filozof Auguste Comte tarafından kullanılmıştır. Emile Durkheim ise sosyolojiyi bir bilim olarak temellendiren pek çok çalışmaya imza atmıştır ve sosyal psikoloji, sosyal temsiller alanlarında Moscovici’ye 28 ön ayak olmuştur. “Durkheim, sosyolojiyi bilim haline getirmek için büyük bir çaba sarf etmiştir.” (Sağlık, C. (2019). Emile Durkheim’ın Metodolojisi ve Sosyolojisi. Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 9(2), 449-480). Sosyoloji bilimi, insanların sosyal etkileşimleri, bir topluluk halinde yaşadıkları alanda birbirlerine hem kişisel hem bir bütün olarak etkilerini ve bu etkilerin doğurduğu sosyal problemlerin tanımlanması ve problemlerin çözülmesi için çeşitli çıkarımlar elde edilmesi amacı ile gelişmiştir. Amerika’da soysal psikoloji deneylerine ve testlerine devlet tarafından bütçeler ayrılmaya başlanmış ve bu dönemden günümüze dek gelişimini sürdürmüş bir bilimsel ekol oluşmuştur. John Watson, Küçük Albert deneyi olarak ünlenen deneyde bir bebeğe koşullu korku testi gerçekleştirmiş ve korkunun koşullanabilir bir refleks olduğunu teorileştirmiştir. Watson bu deneyden sonra elde ettiği bulgular sonucu davranışçılık ekolünü sağlamlaştırmıştır. “Esasen temelleri 1910’lu yıllarda John Broadus Watson tarafından atılan bu yaklaşıma göre psikoloji, bütünüyle pozitif bilimlerin nesnel ve deneysel bir dalıdır. Teorik amacı ise davranışların önceden tahmini ve kontroldür. Watson (1878-1958) davranışçı yaklaşımın ana fikrini şu ünlü ifadesinde özetlemiştir: “Bana bir düzine sağlıklı bebek verin, bunlardan rasgele belirleyeceğiniz birisini, -atalarının ırklarından, eğilimlerinden, beceri ve yeteneklerinden bağımsız olarak- hekim, avukat, sanatçı, ticaret erbabı, ve evet hatta, dilenci ya da hırsız olarak yetiştireceğimi size garanti ederim.”… Onlara göre insan, çevresiyle etkileşim halinde bir varlıktır ve deneysel yöntemlerle davranışlarının sistematiği izlenebilir. ”(Arıboğan.2020.48). Fransız sosyal psikolog Serge Moscovici sosyal psikoloji hakkında ‘Psikanaliz: toplumdaki imajı’ başlıklı çalışmasıyla 1961 yılında sosyal temsiller teorisini kuramsallaştırılmıştır. Macovici grupların bireyleri ve bireylerin de grupları etkilediği ilkesiyle kavramlaştırdığı sosyal temsiller konusu psikolojik çıkarmalar yapmadan önce bireylerin ait oldukları topluluklarda nasıl hareket ettikleri, bu birey ve toplulukların dış dünya tarafında yaşanan gelişmelerden nasıl etkilendikleri üzerinedir. 29 Psikanalist Arno Gruen, araştırmalarında ikinci dünya savaşı sırasında Nazi Almanyası’nda gittikçe çıldırmış bir vahşete dönen uygulamalara uyum sağlayan Nazizm destekçileri, görevlileri ile yıllar sonra yaptığı görüşmelerde pek çoğu hem tanık hem de uygulamacısı oldukları vahşete dair pek az şey hatırladıklarını belirtmişlerdir. Arno Gruen, bunun bir tesadüf olmadığını ve insanların hayatlarının bir bölümünde yaptıkları korkunç şeylerin zihinleri tarafından silindiği kanısına varmıştır. ‘Normalliğin Deliliği’ kitabında bu kişilere yaptıkları korkunç şeyleri hatırlattıktan sonra aldığı cevap da aşağı yukarı aynı olmuştur. Yaptıkları şeylerin yanlış olduğunu ama toplumun çoğunluğunun hareket ettiği şekilde hareket ettiklerini söylemişlerdir. Bu örnekte görüldüğü ve sosyal temsiller teorisinde belirtildiği gibi, bireylerin içinde bulundukları toplulukta çoğunluğun yargısı ne yöndeyse o yönde hareket etme ve o yönde düşünme eğilimimde oldukları görülmektedir. “Frank, alınan faşizminin yenilgisinden önceki dönemde tuttuğu günlüklerden birinde değindiği Krakovi 'deki bir toplantıda şunları söylüyor: “Beyler, sizlerden kendinizi her türlü acıma duygusundan kurtarmanızı rica etmek zorundayım. Bulduğumuz yerde ve nasıl olursa olsun Yahudileri yok etmeliyiz . . . " Daha sonra kendisine, bu satırları nasıl böylesi bir kayıtsızlık içinde ve kitle katliamından ve ortadan silmekten açıkça zevk alarak yazabildiği sorulduğunda verdiği yanıt şuydu: " Bilmiyorum, bunu kendim bile anlayamıyorum." Büyük olasılıkla bu noktada gerçeği dile getirmişti! Dışa sapmış bir kendilik o an için hâkim olan güce boyun eğer. İtaatinin nesnesi değişir değişmez -Frank örneğinde, galip gelen demokrat güçler Nazi iktidarının yerini aldığın da kişi, kendi eski benliğini artık anlayamaz olur. Çünkü kendisi anlamaya çalışacak olsa kendi içindeki boşlukla karşılaşacaktır” (Gruen.2003.52). Sosyal temsiller meselesinde birey hayata geldiği andan itibaren dışsal etkiler sonucunda kendisinden önce oluşmuş olan kaideye uyumlanmakla biçimlenir. Toplumsal normların, toplumların, toplulukların, büyük ve küçük grupların içinde sosyal bir varlık olarak yer alan birey, çevresinde günün sağduyu normları neyse o sağduyu standartlarını uygulamak üzere güdülenir. İşte bu noktada kişi kendini oluşturan bir varlık olarak değil, toplumun ve yaşadığı sosyal çevrenin bir ürünü olur. Delilik meselesi ise genellikle toplum normlarına ayak uydurmayan bireyler için de kullanılan bir kavrama dönüşmüştür. 30 Birey şayet kendisine sunulan yol haritasının dışına çıkıp topluluğun normları dışında hareket ederse yadırganacak ve dışlanacaktır. Basit bir örnek olarak bir birey ılıman iklimi olan bir ülkede karlı havada mayo giyip buz tutmuş bir nehirde yüzerse büyük ihtimalle kendisini gören bir başkası tarafından delilik ile itham edilecektir. Fakat aynı birey bunu bir kuzey Avrupa ülkesinde yaparsa, onu görenler sağlıklı bir eylem olarak gördükleri için kışın buzlu suya girme konusunda kendisini yadırgamayacaklardır. İşte bu noktada sosyal temsiller teorisi, sosyal psikoloji ve psikoloji bilimi alanları iç içe geçtiği için Nietzsche’nin edilgen nihilist olarak tanımladığı sürü insan olarak isimlendirdiği grup, sosyal temsiller içerisinde kendi özgün yapılarını ortaya koyamadıkları gibi zamanın ve çağın değişmesiyle sürekli şekil değiştiren normlar karşısında büyük bir boşluğun içine düşecektir. Sosyal temsiller teorisinde topluluklar da sürekli değişen dünyada, sürekli yeni bilgilerle, yeni sağduyu biçimleriyle, bilimsel, politik, toplumsal değişimlerle yüz yüze gelmişler ve bu karşılaşmada bir tanımlama, karşılaştıkları şeyi aşina bir hale çevirme gayretine girmişlerdir. Bu noktada iki çeşit yönelim söz konusudur; birincisi demirleme, ikincisi ise nesneleştirme olarak tanımlanmıştır. “a-Demirleme (Anchoring); aşina olunmayan nesneleri aşina kılmak için kullanılan ilk basamaktır. Burada önemli olan, aşina olunmayan bu yapıyı isimlendirtmek ve zihinde uygun bir yere yerleştirmektir… Nesnelleştirme (Objectifying); Demirlemenin ardından gerçekleşen bu faaliyet, daha üst düzeyde bir yapıya sahiptir. Kaba bir ifade ile, soyut olan somut olana dönüştürme faaliyeti olarak ifade edilebilir. Moscovici' ye göre (1984) nesneleştirme faaliyeti şu üç basamaktan geçerek gerçekleşir. Birincisi kesin olmayan nesnenin, ikonik niteliği keşfedilir ve o imajdan bir kavram üretilir. Sonra imajları, sembollere çevirebilen kavramlar, bu fikirler bileşenini sembolize eden bir imajlar bileşeni ve bu bileşeni şekillendiren öz kalıbı ile bütünleştirilir veya onunla ilişkiye sokulur” (Narter. 2003.30). Bu bağlamda sosyal bir temsil olarak delilik bu olgunun bilimsel olarak ne biçimde ve hangi kategorilerde, bilimsel dağarcığın, literatürün açıkladığı biçimde değil bir sosyal temsil olarak deliliğin topluluklar, bireyler nezdinde nasıl algılandığı, nasıl demirleme yapıldığı, nasıl nesneleştirildiği ile ilgilidir. Bu da sosyal bir temsil olarak deliliğin sabit, nesnel, bilimsel bir gerçekliğe dayanmasından ziyade o günün 31 şart ve koşullarında toplum ve bireyler tarafından nasıl tanımladığıyla ilgilidir. Bu sosyal temsillerin her topluluk her toplumsal zümre her ülke her kültürel ve sosyal grupta farklı tanımlanabileceğine işaret eder. Bu bağlamda sosyal temsil olarak delilik Amerikan Psikiyatri Derneği’nin uluslararası arenada kabul gören ve sürekli güncellenen ‘Mental Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’ (DSM-5) içinde tanımlanan 20 ana başlık ve 200’den fazla alt başlık içeren tanımlamaları ile değil insanların deliliği nasıl gördüğü, nasıl algıladığı ve nasıl bir toplumsal sağduyu ile baktığı ile ilgilidir. Akıllı deli olarak görülen deliler genellikle toplumsal anlamda baskılar ya da zorlamalar karşısında tavır gösteren sesini çıkartan insanlara yani her ne kadar kendileri de ters giden yanlış bir şeyler olduğunu bilseler de uyumlandıkları olumsuzluklara ayak uydurmayanları sınıflandırdıkları bir akıllı delilik halidir. Bu delilik hali, Anadolu ve çevre coğrafyalarda tasavvuf geleneği ile kaynaşan ozanlığın aşıklık olarak nitelenmeye başladığı dönemde görülmüştür. Bu anlamdaki akıllı delilik hali birçok aşığın, şairin ve masal kahramanının mahlası olmuştur. Diğeri ise çıldırmış olarak nitelendirdikleri abartılı ve rahatsız edici hareketleri olan kimseler olarak nitelendirilebilir. Bu sınıfa şizofreni, psikopati gibi bilimsel tanımların sosyal temsiliyet olarak detayları bilinmese de temel olarak kavrandığı ve tehlikeli bir tür delilik olarak anlaşıldığı görülmektedir. Bir diğer sosyal temsil olarak obsesyon, depresyon, gibi kendi dışında çevreye çok zararı olmayan deliler sınıfında bir kavrayıştır. Bazı delilik hallerinin tedavi edilebileceği hakkında gelişmiş sağduyu sosyal temsili olduğu gibi bazı delilik türlerinin de ıslah olmaz olarak görüldüğü sosyal temsiller de söz konusudur (Narter.2003). Hümanizm ve Rönesansın en büyük temsilcilerinden sayılan Desiderius Erasmus’un 1509 yılında yayınladığı, çağdaşı ve dostu, çağın en önemli eserlerinden biri Ütopya eserinin yaratıcısı Thomas More’a ithafen yazdığı Deliliğe Övgü, Erasmus’un İngiltere’den İtalya’ya yolculuğu sırasında yazılmış bir eserdir. Yazar kitapta deliliği iki ayrı açıdan incelemiştir. Erasmus, bu kitabı delilik tanrıçası Stultitia’nın ağzından deliliği konuşturarak yazmış ve söylemini bilgelik tanrıçası Minerva’nın tam karşısında konuşlandırmıştır. 32 “Erasmus deliliği ikiye ayırır. Ona göre biri “ahretin lanetli kızıdır”, gerçek bir bunaklıktır. Ama diğeri övülmeye layık olan bir deliliktir. O, ikinci tür olanı “ruhu kavrayan yaşamanın olanca eziyetlerini unutturup, ömrü haz denizlerine daldıran tatlı bir hayal” olarak nitelemiştir. Ozanların, peygamberlerin ve âşıkların delilikleri bu tip bir deliliktir.” (Ağçoban, Delilik, (Aralık/December 2021), 82-111). Erasmus Deliliğe Övgü adlı eserinde mutluğu asıl yakalayan insanların ciddi ve tumturaklı insanlar değil, deliliği ve çılgınlığı şiar edinenler olduğunu savunmuştur. Erasmus, ermiş delilik diyebileceğimiz durumu yerdiği gibi normal sıradan deliliği de kötülemiştir. Mizahi bir dille yazılan ve yaratılan ince unsurların Thomas More tarafından anlaşılacağı hatırlatması yapan Erasmus eserinin ve anlatısının birçok kesimi rahatsız edeceğini de belirtmiştir. “Ey ulu tanrılar! Kendilerine deli, akılsız, budala, avanak gibi güzel adlar verilmesi âdet olan kimselerden yeryüzünde daha mutlu insanlar var mı? Belki burada ileri sürdüğüm şeyleri, çılgınca ve gülünç bulursunuz; fakat hiçbir şeyin bu kadar doğru olmadığına sizi temin edebilirim. Önce, ölümden hiç korkmazlar; bu da kuşkusuz ufak bir üstünlük değildir… Özetle, onların yürekleri, insan hayatını durmaksızın saran bir yığın derdin etkisiyle parçalanmaz. Onlarda ne utanma ne korku, ne hırs, ne kıskançlık, ne şefkat vardır. Hayvanların budalalığına çok yaklaşacak kadar bahtiyar olduktan başka teologlara göre hatadan korunmuş olmak üstünlüğüne bile sahiptirler” (Erasmus.1998.77). Erasmus’un Deliliğe Övgü eseri gülmece esasıyla yazılmış, Antik Yunan, Latin ve Roma kaynaklarından, mitolojilerinden de bolca etki almıştır. Erasmus’un eleştirilerinden kilise ve papazlar da nasibini almıştır. Erasmus’un övdüğü delilik, neşelilik hali ile bir bilgelik olarak görmektedir. Çağın hümanizm anlayışı, kiliseyi eleştirse de Hristiyanlığın ortadan kalkmasını amaçlayan bir felsefe gibi anılmamaktadır. “Ey, bütün insanların en delisi, sen ki bilgeliğe ermek istersin! Gece gündüz ruhunu parçalayan bütün güçlükleri, bütün kaygıları, rica ederim biraz tart! Bu bilgeliğin ömrünün her anına serptiği dikenlere bir göz at! O zaman teveccühümü kazananları ne kadar çok dertten koruduğumu nihayet anlayacaksın!... Sanki tanrılar onları ancak 33 insan hayatının gamını gidermek için dünyaya bağışlamış! Bunun içindir ki bütün diğer şeyler hakkında başka başka hisseden insanlar deliler hakkında birbirlerine uyarlar. Onları ararlar, severler, okşarlar, korurlar, beslerler, felaketlerinde yardım ederler, nihayet onlara ceza görmeden her şeyi yapmaya ve söylemeye izin verirler” (Erasmus.1998.77). Erasmus, rahip elbisesi giymesi zorunluluğundan muaf bir rahiptir ve Martin Luther King’in öncüsü sayılmaktadır. Martin Luther King’in kilisede reform mücadelesini desteklemiş fakat kiliselerin dağılmasına ve ayrışmasına karşı çıkmıştır. Kiliseyi ve dogmatik yapıları törensel tekrarlar içinde kaybolmuş içi boşaltılmış bir karmaşıklıkla, paganlık benzeri bir yapıya dönüşmekle eleştirmiş ve kiliseyi ve Hristiyan inanışını yalınlık çizgisinde sürdürülmesi gerektiğini savunmuştur. Hristiyanlık ile ilgili sonradan yapılmış yorumları ve hurafeleri elemek gerekliliğini savunan Erasmus, bütün eklentilerden arınmış bir İncil öğretisinin elde edilmesi gerektiğini savunmuş ve bu amaçla çalışmalar yapmıştır. Martin Luther King, Erasmus’un bu amaçla birtakım düzeltmeler yaparak çevirisini yaptığı İncil’in 1522 yılında Almanca çevirisi yayınlamıştır. Erasmus’un birçok eseri sıklıkla kilise tarafından yasaklı kitaplar listesine alınmıştır. Erasmus, Hristiyan ritüellerinde asıl amacın unutulup ritüellerin yüceltildiğini belirtmiştir. “Hatta birtakım kimseler vardır, bunların edepleri o kadar yetersizdir ki, papalar ve büyükler hakkında en hafif bir alayı duymaktansa -bu alayların kendi faydalarına olması mümkün olduğu halde- İsa hakkında küfürler işitmeye razıdırlar” (Erasmus.1998.10). Aristotales ekolünün ve bakış açısının hâkim olduğu dönemde, Antik Yunan, Roma ve Latin tarihinde, yazınında ve mitolojisinde deliliğin izlerini süren Erasmus, bilge geçinenlerin ciddiyetini ve katılığını ironik bir hiciv ile eleştirmiş ve asıl bilgenin Tanrı olduğunu savunmuştur. Bu anlamda Erasmus’un delilik tanımı Dionysos ve Apollon karşıtlığında deliliğin ve tanrısal esrimenin kaynağı olan Dionysosçu bakış açısına yakın gözükmektedir. Avrupa’nın genelinde evrensel bir edebiyat ve sanat arayışı olması gerektiğini savunan Erasmus’un eserleri, düşünceleri zamanla sınırları aşmış ve pek çok Avrupa ülkesinde yankı uyandırmıştır. Aradan geçen beş yüz yıla rağmen Deliliğe Övgü eserinin hala güncelliğini ve etkisini koruması ise hem edebiyat hem de felsefe tarihi açısından klasikleşmiştir. 34 Erasmus’un Deliliğe Övgü adlı eserinde de pek çok kez altını çizdiği gibi tarihi ilerletenler de hep deli ilan edilen kişiler olmuştur. Peygamberler, mucitler, alimler, bilim insanları sıklıkla delilikle bir anılmışlardır. “Büyük krallar, delilerle yaşamaktan o kadar haz duyarlar ki, krallar arasında, deliler olmadan ne yiyebilen ne gezebilen ne de bir an yaşayabilen birkaç tane vardır. Onlara, gösteriş için yanlarında bulundurdukları, tatsız ve asık suratlı filozoflardan çok daha fazla değer verirler. Bu tercih, bence ne şaşılası ne de anlaşılması güçtür. Bu bilgeler prenslere söyleyebilecek yalnız gamlı ve nahoş şeyler bulurlar. Bilgileri ile övündüklerinden, bazen onların nazik kulaklarını sert ve dokunaklı gerçeklerle tahriş etmek cüretinde bile bulunurlar. Deliler, tersine, bin bir çeşit haz bulur buluşturur; her an onları eğlendirir, avutur, kahkahalarla güldürürler” (Erasmus.1998.78). Erasmus’un değindiği deli yaverlere dair edebiyatta en iyi örnekler William Shakespeare’in soytarı karakterlerinde görünmektedir. Kral Lear oyununda kral bütün güçlerini kaybedip acınacak durumlara geldiği zaman bile yanından ayrılmayan soytarısı oyun boyunca pek çok bilgece söz söylemektedir. Aynı Erasmus gibi kendisinden önceki yazın tarihine hakim olan W. Shakespeare’in Deliliğe Övgü eserinden haberi olmadığını düşünmek olanaksızdır. Erasmus’un Deliliğe Övgü eseri tarih boyunca edebiyatta, şiirde, sinemada delilik olgusuna dair çok önemli bir dayanak olmuştur. Erasmus’un övdüğü delilik, her ne pahasına olursa olsun gerçeği söylemeye, haykırmaya çalışan ermiş delilere tarih boyunca esin kaynağı olmaya devam edecektir. Tez çalışmasının birinci bölümünde delilik ve meczupluk hakkında yapılan kökensel inceleme sonrası tıpta ve İslam kültüründe delilik ve meczupluk üzerine bir araştırma sunulmuştur. Sosyal bir temsil olarak delilik kavramının sosyal psikoloji ve sosyoloji alanlarında nasıl ele alındığı üzerinde durduktan sonra delilik hakkında doğrudan deliliğin ağzından yazılmış ve delilik hakkında en önemli tarihsel eserlerden biri olan Erasmus’un Deliliğe Övgü eseri üzerine eğilip, delilik ve meczupluk konularının nasıl işlendiğine değinilmiştir. Bütün bu bilgiler eşliğinde ikinci bölümde, sinemada delilik konusunun nasıl işlendiği üzerinde durulacaktır. 35 İKİNCİ BÖLÜM: 2.1.Sinemada Deli Kavramı ve Deli Kahramanlar Sinemada deli kavramı oldukça geniş sınırları olan bir konudur. Dünya sinemasında delilik kavramı ve deli kahramanlar hakkında da tıbbi ve sosyal anlamda farklılıklar söz konusudur. Bazı filmlerde tıbbi anlamda teşhisi koyulmuş akıl hastalıkları şizofreni, depresyon, psikopati vb. durumalar işlenirken bazı filmlerde de ermişlik anlamındaki deli karakterler karşımıza çıkmaktadır. Delilik temasının sinema filmlerinde sıklıkla toplumu alıştığı değer yargıları olarak dayatılan kalıpları kırmak için sesini çıkartan deli karakterlerle de görülmektedir. Bunun en klasik ve etkileyici örneklerinden birini de Andrew Tarkovsky’nin yönetmenliğini yaptığı 1983 yapımı Nostalghia (Nostalji) filminde görmek mümkündür. Rusya’da tanınmış bir şair olan Tarkovsky, 18.yy.’da Bolonya’da eğitim görmüş Rus müzisyen Sosnovsky’nin intiharla son bulan hayat hikayesinin izlerini bulmak için gittiği Toskana’da, içsel bir yolculuğa çıkmasına sebep olacak karşılaşma ile deli, meczup Domenico ile tanışır. Deliliğin sinema filmlerinde ermişlik ile iç içe geçtiği filmler arasında en iyi örneklerden biri olan Nostalji’de deli Domenico’nun o meşhur tiradında Roma’nın sembollerinden İspanyol merdivenleri dekoru içinde Roma İmparatorlarından Marcus Aurelius heykeli üzerinde şehrin insanlarına şu cümleleri haykırır; “İçimde hangi atam konuşuyor? Hem aklımda hem de bedenimde aynı anda ayrılamam. Bu yüzden tek kişi olamıyorum. Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum… Siz sağlıklı olanlar! Sağlığınız ne anlama gelir? İnsanoğlunun bütün gözleri, içine daldığımız çukura bakıyor… Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler sözüm ona sağlıklı olanlardır… Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz suları kirletmeden. 36 Deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa ne biçim bir dünyadır burası!” (Boz, M. (2019). Anımsama, Unutuş ve Bellek: Andrey Tarkovsky’nin Nostalghıa’sı Üzerine Bir İnceleme. Sinecine: Sinema Araştırmaları Dergisi, 10(2), 263-289. https://doi.org/10.32001/sinecine.639711). Bu sözleri halka haykırdıktan sonra kendini yakan Domenico’nun sözleri hem hikâyenin geçtiği ülke İtalya olması dolayısıyla Rönesans’a ve Erasmus’un Deliliğe Övgü ‘süne göz kırpmaktadır. Nostalji kelimesi, eski Yunanca da eve dönüş özlemi acısı anlamında kullanılan, Nostos ile eve dönüş ve acı anlamına gelen Algos kelimelerinin birleşiminden oluşmaktadır. Bir dönem evlerine dönmek özlemiyle acı çeken askerlerin bir hastalığı olarak görülen Nostalji, bu filmde de bir eskiye özlem acısı yansıtmaktadır. Resim 1. Nostalghia (Nostalji 1983) Domenico Karakteri Nostalji filminde ermiş bir deli karakteri olarak işlenen Domenico bu son haykırışıyla modern dünyanın köklerinden kopmuş tüketim toplumuna isyan ettiği gibi, Erasmus’un felsefesindeki gibi insanları fazlalıklardan ve normallik olarak sunulan içi boşaltılmış kalıpları kırmaya ve özlerine dönerek sadeleşmeye, doğalarına uygun olana dönmeye davet etmektedir. Sinemada ermiş bir deli karakter olarak Domenico, Andrew Tarkovsky’nin Nostalji adlı filmi, sinema tarihinde bir mihenk taşı olarak görülmektedir. Sinema tarihinde pek çok başarılı sinema filmine esin kaynağı olan delilik konusu psikolojik hastalıklara, nedenlerine ve sonuçlarına dair izleyicilerde pek çok sosyal temsilin değişmesine ve gelişmesine sebep olduğu gibi sosyolojik olarak 37 delirmek ile yüz yüze gelmek zorunda kalan pek çok karakterin trajedisini de izleyicinin karşısına çıkararak toplumsal anlamda çok büyük etkilere sebep olmuştur. Akıl hastalığı hakkında işlenen, bilinen en ünlü yapımlardan biri Russell Crowe’un matematik dehası John Nash’in hayatını canlandırdığı, Ron Howard’ın yönetmenliğini üstlendiği 2002 yılı yapımı A Beautiful Mind (Akıl Oyunları) filmidir. Afiş 1. A Beautiful Mind (Akıl Oyunları 2001) Filmi Afişi Filmde yıllar sonra matematik alanındaki çalışmaları sebebiyle Nobel ödülüne layık görülecek olan John Nash’in şizofreni ile olan mücadelesini ve bu mücadeleyle birlikte hastalığı ilerleyene kadarki süreçte çok büyük çalışmalara imza atmasını konu almaktadır. Hayatında şizofreni sebebiyle çok büyük güçlükler çeken John Nash, bütün bu kaosa rağmen eşinin de verdiği büyük destekle bir dönem uzaklaşmak zorunda kaldığı üniversiteye geri dönebilmiş ve öğrencilere yeniden ders verebilmiştir. Delilik ve dahilik arasındaki ince çizgiye dair yapılmış en etkileyici yapımlardan biri olan film, akıl hastalıkları hakkında pek çok seyircide sağduyulu bir bakış açısı kazanılmasında değeri çok yüksek görülmektedir. Toplumda korku etkisi yaratan şizofreni hastalarına dair ciddi bir empati ve sağduyu etkisi yaratan hikâye, şizofreni 38 hastası olan bir bireyin Nobel ödülü alabilecek kadar başarılı olabileceğine dair esin kaynağı olmuştur. Yine şizofreni konusunun işlendiği güçlü yapımlardan biri de Natalie Portman’ın balerin Nina’yı canlandırdığı yönetmenliğini Darren Aranofsky’nin yaptığı 2010 yapımı Black Swan (Siyah kuğu) filmidir. Filmde şizofreniyle birlikte seyreden pek çok psikolojik rahatsızlığı ile mücadele eden Nina’nın yaşadığı korku ve gerilim dolu hikayesi, siyah kuğu ve beyaz kuğu simgeleriyle ciddi bir çatışma yaşayan balerin Nina’nın iç mücadelesini konu almaktadır. Afiş 2. Black Swan ( Siyah Kuğu 2010) Film Afişi Bu ve benzeri pek çok sinema filminde şizofreni hasatlığının konu edildiği, kimisi gerçek hikayelere kimisi kurguya dayanan pek çok konu ele alınmıştır. David Fincher’ın yönetmenliğini üstlendiği Chuck Palahniuk’un aynı isimli romanından sinemaya aktarılan 1999 yapımı Fight Club (Dövüş Klubü) filmi de bu yapımlardan biridir. 39 Afiş 3. Fight Club (Dövüş Kulübü 1999) Fim Afişi Filmde paranoid şizofreni ve çoklu kişilik bozukluğu özellikleri taşıyan anlatıcı rolünde izlediğimiz Edward Norton’un canlandırdığı karakterin yapmaktan sakındığı, korktuğu veya cesaret edemediği ne varsa yapan Tyler Durden’dır (Brad Pitt). Delilik temasını normlara uyan ve bu sınırların dışına çıkmaktan hoşlanmayan anlatıcı karakterin daha sonrasında kendisinin çoklu kişiliği olduğunu anlayacağı Tyler Durden karakteri üzerinden izlenilen filmde, ciddi bir kapitalizm eleştirisinin, normların, sınırların epey aşıldığı bir delilik temasıyla iç içe geçtiği görülmektedir. Bir diğer delilik hikayesini de yönetmenliğini Martin Scorsese’nin 2010 yapımı Shutter İsland (Zindan Adası) filminde görülmektedir. Bir adada bulunan akıl hastanesine gelen iki dedektif hikayesi gibi başlayan filmin sonunda, filmin baş kahramanı Teddy Daniels’ın karısını öldürdüğü ve aslında o hastanede kendisinin de bir hasta, hükümlü olduğu anlaşılmaktadır. 40 Afiş 4. Shutter İsland ( Zindan Adası 2010 ) Film Afişi Filmde içsel bir bakış açısıyla, izleyicinin gerçeğin böyle olmadığına dair inandırıldığı hikâye, seyircide bir şizofrenin nasıl hissettiği ve düşündüğüne dair çok güçlü bir etki bırakmaktadır. Filmin sonunda seyirci, Teddy’nin aslında o hastanedeki tehlikeli akıl hastalarından biri olduğu gerçeğine inanmak istemez çünkü Teddy de buna inanmak istememektedir. Senaryoda ustaca işlenmiş ve izleyenlerin de bir o kadar algısını allak bullak etmiş bu film, seyircinin şizofreni hastalarının nasıl akıl girdaplarıyla mücadele ettiğini en iyi hissettiren filmlerden biri olmuştur. Sinemada psikopatik özellikli karakterler çoğu zaman derinliksiz bir korku ve gerilim öğesi olarak kullanılsa da bazı filmlerde sevgi, merhamet ve empati duygusundan yoksun karakterlerin zengin iç dünyasına tanıklık da edilebilmektedir. Bu filmlerde aşırı zekâları ile psikopatik özellikleri iç içe geçmiş cani karakterlerin hikâyeleri görülmektedir. Jack Nicolson’un yazar Jack Torrance karakterini canlandırdığı, yönetmenliğini Stanley Kubrick’in yaptığı Stephan King romanı uyarlaması 1980 yapımı The Shining (Cinnet) sinema filmi de bu filmlerden biridir. 41 Afiş 5. The Shining (Cinnet 1980) Film Afişi Jack Torrance kış aylarında kapalı olan Overlook oteline ailesi ile birlikte taşınması ile başlar. Otelde geçmiş döneme dair cinayet hikâyeleri vardır ve yaşadığı doğaüstü olaylar sonucu Jack Torrence’in ak