T.C. İSTANBUL KÜLTÜR ÜNİVERSİTESİ LİSANSÜSTÜ EĞİTİM ENSTİTÜSÜ CİNSEL KİMLİKLERİN ÖTESİNDE: QUEER HUKUK KURAMI YÜKSEK LİSANS TEZİ Ali ERDOĞAN 1304010498 Anabilim Dalı: Kamu Hukuku Programı: Kamu Hukuku Tez Danışmanı: Dr.Öğr.Üyesi Nazlı Hilal DEMİR AĞUSTOS 2020 T.C. İSTANBUL KÜLTÜR ÜNİVERSİTESİ LİSANSÜSTÜ EĞİTİM ENSTİTÜSÜ CİNSEL KİMLİKLERİN ÖTESİNDE: QUEER HUKUK KURAMI YÜKSEK LİSANS TEZİ Ali ERDOĞAN 1304010498 Anabilim Dalı: Kamu Hukuku Programı: Kamu Hukuku Tez Danışmanı : Dr.Öğr.Üyesi Nazlı Hilal DEMİR Jüri Üyeleri : Prof.Dr. Ahmet Ulvi TÜRKBAĞ Dr.Öğr.Üyesi Ceren YILDIZ AĞUSTOS 2020 i ÖNSÖZ Queer, queer kuram ve queer hukuk kuramı olarak ilerleyen bu çalışmanın bir hikayesi kuşkusuz olacaktır. Ancak bu hikaye öyle bir şekildedir ki hem senelere hem de çok farklı kişilere yayılmakta, bu sebeple anlatılması pek de mümkün olmamakta, bu mümkünsüzlük ise bu süreçteki en ufak noktanın dahi çok büyük sonuçlara tekabül etmesinin önemi ve onların anlatım esnasında unutulma endişesinden meydana gelmektedir. Hikaye tam anlamıyla anlatılamasa bile bir takım mihenk taşları elbette bulunmaktadır. Öncelikle, çocukluk dönemimin keşiflere açık bir şekilde ve baskı altından olmadan geçmesi, lise ve üniversite eğitim hayatımı silahlı kuvvetler kurumları içerisinde geçirmem ve geleneksel erkekliğin en küçük kılcal damara kadar işlendiği 8 yıllık macera sonrasında hukuk eğitimi almam ve en önemli sivil toplum ile tanışmam mekânsal anlamda çok önemlidir. Bu noktada uzun senelerce gönüllüsü olduğum Sosyal Politika, Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Çalışmaları Derneği’nin (SPoD) “Hukuk ve Adalete Erişim Ekibi” diye adlandırılan mükemmel insanların bir arada olduğu topluluğa hem tez döneminde hem de tez dönemi öncesinde fikirlerimin oluşması ve aydınlanma dönemimde verdikleri destek için sonsuz teşekkür etmek isterim. Ek olarak ve çok önemli bir şekilde queer hukuk kuramı’na dair ilk fikirlerin oluşmasında etkisi her şekilde olan ve İsveç’teki deneyimlerim ile de doğrudan bağlantılı sevgili Cihan Arıkan’a da teşekkürlerimi sunmak isterim. Akademik mecraya geldiğimde ise; lisans eğitimimin devamında kendisiyle tanışma fırsatı bulduğum, sonrasında elinizdeki çalışma ve akademik kariyerim için kendisini örnek aldığım, kendisine akıl danıştığım ve kendisinin her zaman önümdeki engelli yolda bir lider olmasını beklediğim sayın hocam Dr. Reyda Ergün’e de sonsuz teşekkürlerimi iletirim. Kendi kurumuma yani çalışma arkadaşlarıma geldiğimde ise özellikle belirtmem gereken birkaç isim bulunmaktadır. Bazıları ile akademik kariyerimin başlangıcından bu yana, bazıları ile ise kariyerimin devamı boyunca beraber çalışma fırsatı bulduğum herkese teşekkürlerimi iletirim. Ancak bu noktada dört isme ayrı bir parantez açmam gerekmektedir: İlk olarak; kendisinin bana sinirlenmesine hayran olduğum, kendisine her türlü şeyi yaptıktan sonra yine de beni affedebilen, tez çalışmalarımız için gündüzü geceye beraber kattığımız, hemşerim Zeynep Güler’e, ikinci olarak; çalışma ii hayatımızda çeşitli badireler atlatıp son noktaya geldiğimizde yoldaş olarak birbirimize hitap ettiğimiz, adeta göbek bağımızın beraber kesilmiş gibi tezlerimiz için aynı yollardan geçtiğimiz, her çalışma gününde karşımda yüzünü görmekten hiç sıkılmadığım Yıldız Diridiri’ye, üçüncü olarak; yine kariyerim boyunca aynı odayı paylaştığım, haklı isyanları ile olayların doğru yüzünü görmeme yardımcı olan, çok sevgili reisimiz, ama en önemlisi her ne kadar pandemi döneminde ben kendisine aynı şekilde yardımcı olmasam da ne zaman başım derde düşse yanımda olan, daha da ötesi motivasyonumu kaybettiğimde birkaç cümle ile beni tekrardan ayağa kaldırmasını bilen, güçlü kadın imajını harikulade taşıyan Merve Akbulut’a, son olarak ise; senelerdir hem çalışma hayatımda hem de sosyal hayatımda yanı başımda olan, dünyalar güzeli bir kalbe sahip, çalışkanlığı ile herkese örnek, hayatımın sonuna kadar aynı yolda ilerlemek istediğim ve kelimelerin kendisini anlatmaya yetmeyeceği dostum Serkan Seyhan’a en derin kalbi duygularımı iletirim. Sosyal yaşamıma geldiğimizde ise; geleneksel aile kalıbında yer alan anne-baba- kardeş’ler üçlemesinden kariyerim ve çalışmalarım için aktif olarak herhangi bir destek görmediğimden teşekkür edemiyorum. Ancak onlar için şu noktayı belirtmem gerekir: “sen doğrusu neyse onu bilirsin” diyerek bana yarattıkları özgür alan isteyip de elde edemeyeceğim bir yerde. İşte bu yüzden onlara çok teşekkür ederim. Bunun yanında alternatif ailenin de mümkünlüğüne inanan ve senelerdir bunu deneyimleyen birisi olarak, bir eğitim esnasında tanışıklığımız ile başlayan ve o andan itibaren aile içerisindeki seviyeli dayanışmayı bana hissettiren, beraber güldüğümüz ve üzüldüğümüz MC Ailesi’ne ne söylesem az gelecektir. İyi ki varsınız, sevgili ailem… Son olarak, ne kadar şanslı birisi olduğumun kanıtı olarak bu çalışmamın savunma jürisinde yer alan sayın hocalarıma değinmek isterim. Öncelikle senelerdir asistanlığını yapmaktan onu duyduğum, daha kendisinden öğreneceklerimin çok ama çok küçük bir payını elde edebildiğim, her konuşmasında vermiş olduğu bilgiler ile beni şaşırtan ama aynı zamanda besleyen sayın hocam Prof.Dr. Ahmet Ulvi Türkbağ’a; yine senelerdir aynı kurum içerisinde bulunmaktan onur duyduğum, kendisinden her zaman ders almaya devam ettiğim, olaylar karşısındaki duruşu ile de özellikle kendime örnek almaya çalıştığım, ortak tecrübeler edinmeye hiçbir zaman son vermek istemediğim sayın hocam Dr. Ceren Yıldız’a; kendisinden tam anlamıyla bahsetmeye kalktığımda belki bu çalışma kadar sayfa yazabileceğim, bu çalışmada danışmanlığımı yapan ancak bunun da ötesinde her yolda bana yolumu gösteren, yeri iii geldiğinde aramızdaki hiyerarşiye sıkı sıkıya bağlanmadan beraber hareket etmemizi sağlayan, sadece akademik kariyeri ile değil sosyal yaşamı ile de benim için bir örnek teşkil eden, fikirlerimiz ile akademideki reformu gerçekleştireceğimize inandığım, seneler boyunca çalışmayı umduğum, çok değerli sayın hocam Dr. Nazlı Hilal Demir’e tüm saygım ile teşekkürlerimi sunarım. Ve daha nicelerine teşekkür ederim. Bu yolda çok insan tanıdım ve tanımaya da devam edeceğim. Bu sebeple çalışmamızı, “tüm queerlere” ithaf ediyorum. ‘We’re here. We’re queer. Get used to it!’ Ali ERDOĞAN İstanbul, 2020 iv İÇİNDEKİLER ÖNSÖZ ......................................................................................................................... i İÇİNDEKİLER ........................................................................................................... iv KISALTMALAR ........................................................................................................ vi ÖZET ......................................................................................................................... vii ABSTRACT .............................................................................................................. viii GİRİŞ: RAWLS’UN CEHALET PERDESİ................................................................ 1 BİRİNCİ BÖLÜM QUEER KURAMIN DÜŞMANI: KİMLİK I. Kimlik ............................................................................................................... 6 A. Kimliklerin Tanımlanması ..................................................................... 6 B. Kimliklerin Oluşumu ............................................................................. 9 C. Kimliklerin Sınıflandırması ................................................................. 14 II. Cinsel Kimlik ve İlgili Kavramlar................................................................... 19 A. Cinsellik ............................................................................................... 20 B. Cinsiyet ................................................................................................ 24 C. Cinsiyet Kimliği, Cinsel ve Duygusal Yönelimler .............................. 33 D. Cinsiyet Tahakkümü ............................................................................ 39 III. Queer Kavramı ve Ortaya Çıkışı ................................................................. 42 İKİNCİ BÖLÜM QUEER KURAM I. Genel Olarak ................................................................................................... 47 II. Michel Foucault .............................................................................................. 51 A. Cinsiyet Özcülüğü Karşıtlığı (Anti-Gender Essentialism) ................... 51 B. Cinselliğin Tarihi (Histoire de la Sexualité) ........................................ 55 1. Cinsellik, Baskı, Sapkınlık ve Süreçler Üzerine ...................................... 55 2. Cinsellik Tertibatına Bilimsel Yaklaşım Üzerine .................................... 58 3. Biyo-İktidar Üzerine ................................................................................ 62 4. Değerlendirme ......................................................................................... 64 III. Judith Butler – Cinsiyet Belası (Gender Trouble) ....................................... 68 A. Cinsiyetin Özneleri Üzerine ................................................................. 70 B. Yasakların Üretimi Üzerine ................................................................. 74 v C. Bilineni Altüst Eden Bedenler Üzerine ................................................ 77 D. Değerlendirme ...................................................................................... 83 IV. Annamarie Jagose – Queer Teori: Bir Giriş (Queer Theory: An Introduction) ........................................................................................................... 87 A. Eşcinsel Arzuyu Kuramlaştırma ve Eşcinsel Özgürleşmesi Üzerine ... 87 B. Kimlik ve Queer Üzerine ..................................................................... 92 C. Queer Tartışmaları Üzerine .................................................................. 96 D. Değerlendirme ...................................................................................... 99 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM QUEER HUKUK KURAMI I. Hukuk Sistemlerine Queer Bakış .................................................................. 103 A. Uluslararası Hukuk Çerçevesinde Uluslararası Örgütler ................... 105 1. Birleşmiş Milletler ................................................................................. 105 2. Avrupa Konseyi ..................................................................................... 109 3. Avrupa Birliği ........................................................................................ 116 4. Diğer Bölgesel Örgütler ......................................................................... 119 B. Uluslararası Örgütler Çerçevesinde Oluşturulan Yargı Makamları ... 124 1. İnsan Hakları Komitesi .......................................................................... 124 2. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ......................................................... 126 3. Avrupa Birliği Adalet Divanı ................................................................ 130 4. Diğer Yargı Makamları .......................................................................... 131 C. Ulusal Hukuk Çerçevesinde Queer Hukuk Kuramı ........................... 133 1. Anayasa .................................................................................................. 133 2. Kanun ..................................................................................................... 136 3. Yönetmelikler ve Yönergeler................................................................. 138 II. Queer Hukuk Kuramı .................................................................................... 140 SONUÇ .................................................................................................................... 146 KAYNAKÇA ........................................................................................................... 154 vi KISALTMALAR a.g.e. : adı geçen eser ACHPR : African Charter on Human and Peoples’ Rights ACoHPR : African Commision on Human and Peoples’ Rights ACtHPR : African Court on Human and Peoples’ Rights AHRD : ASEAN Human Rights Declaration AİHM : Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi AİHS : Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ASEAN : Association of Southeast Asian Nations AYM : T.C. Anayasa Mahkemesi BM : Birleşmiş Milletler çev. : çeviren ed. : editör IACHR : Inter-American Convention on Human Rights IACtHR : Inter-American Court of Human Rights K.T. : Karar Tarihi LGBTİ + : Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Transseksüel, İnterseks ve Alternatifler no. : numara p. : paragraf s. : sayfa vb. : ve benzeri vd. : ve diğerleri yy. : yüzyıl vii Üniversitesi : İstanbul Kültür Üniversitesi Enstitüsü : Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Dalı : Kamu Hukuku Programı : Kamu Hukuku Tez Danışmanı : Dr.Öğr.Üyesi Nazlı Hilal DEMİR Tez Türü ve Tarihi : Yüksek Lisans – Ağustos 2020 ÖZET CİNSEL KİMLİKLERİN ÖTESİNDE: QUEER HUKUK KURAMI Queer Hukuk Kuramı, en temelinde kimlikler ve sonrasında da queer kurama dair tarihsel süreç içerisinde ortaya atılan düşünceler ile doğal bir bağlantı içerisindedir. Bunun yanında, eşitlik ilkesinin mutlak bir şekilde uygulanabilmesi için bireyler arasındaki temel ortak özelliklere inmek gereklidir. Rawls’un cehalet perdesi ile ileri sürdüğü insanların temel haklarının eşit olarak verilebilmesi için hakların öznesi olan kişilerin kendi ve diğerlerine ait özelliklerden bağımsız düşünmesi gerekliliği, queer hukuk kuramı nezdinde de kullanılabilmektedir. Buna göre, bireylerin en temel ortak özelliği olan insan olma hali göz önüne alınarak ortaya çıkabilecek hukuk alanı kapsayıcı bir yapıda olabilecektir. Ek olarak, zaman içerisinde sürekli ve akışkan bir yapıda inşa edilen kimlikler ile çalışmamız gereğince inceleme konusu edilen cinsel kimliklerle ilişkili bireylerin hukuk alanı içerisinde var olabilmesi için temele dönmek, zamansal değişime rağmen karşılık bulmaya devam edecek bir yöntem olarak düşünülmektedir. Sonuç olarak, queer hukuk kuramının getirileri ile yasama organı ve aynı zamanda yargılama gücüne sahip olan kişilerin kimliklerden bağımsız şekilde hareket etmesi beklenmektedir. Ancak bu sayede, kimliklerin akışkan yapısına ayak uydurabilecek bir hukuk sisteminin ortaya çıkarılabileceği görüşü tarafımızda hakim olmaktadır. Anahtar Kelimeler: kimlik, kimliksizleşme, queer, queer kuram, queer hukuk kuramı viii University : Istanbul Kültür University Institute : Institute of Graduate Education Department : Public Law Programme : Public Law Supervisor : Asst.Prof. Nazlı Hilal DEMİR Degree Awarded and Date : Master’s Degree – August 2020 ABSTRACT BEYOND SEXUAL IDENTITIES: QUEER LEGAL THEORY Queer Legal Theory is in a natural connection with identities at the very bottom and thoughts raised in the historical process of queer theory. In addition, in order for the principle of equality to be applied in absolute terms, it is necessary to go down to the basic common features among individuals. The necessity of people who are the subjects of the rights to think independently of their own and others' characteristics can also be used in queer law theory in order for the fundamental rights of the people that Rawls suggests through the veil of ignorance. According to this, the legal field that can emerge considering the state of being the human being, which is the most common feature of individuals, may be inclusive. In addition, with identities built in a continuous and fluid structure over time, in order for individuals related to sexual identities to be examined in accordance with our work, returning to the foundation is considered as a method that will continue to find a response despite the temporal change. As a result, the returns of the queer legal theory and the legislative body, as well as those with jurisdiction, are expected to act independently of identities. Only in this way, the view that a legal system that can keep up with the fluid structure of identities can be created prevails by us. Keywords: identitiy, de-identification, queer, queer theory, queer legal theory 1 GİRİŞ: RAWLS’UN CEHALET PERDESİ Günümüzde koşulları dikkate alındığında, hukuk biliminin ve gerek ulusal gerekse uluslararası hukuk sistemlerinin vazgeçilmezi olarak adalet duygusunun ve ilkesinin varlığı göz ardı edilememektedir. Bahsedilen adalet kavramı o kadar ulvi bir yapıya sahiptir ki; yokluğu halinde akıl almayacak sonuçlar doğurma potansiyelinin yanında, varlığı halinde de kavramın her bir yanından çekiştirilmesi sonucunda içerisine sokulmak istenilen kalıbın çeşitliliği yüzünden göreceli oluşunun etkilerini tartışmak hiçbir zaman sonlanmamaktadır. Bu kavramın sahip olduğu yapı da bizleri adalet üzerinde satırlarca yazmaya, saatlerce konuşmaya, tartışmaya, düşünmeye itmektedir. Bu kapsamda, adalete ilişkin çok fazla sayıda teori bulunmakta, ancak aşama aşama yol kat ederek ilerleyeceğimiz sürecin sonunda ulaşılmak istenilen, queer hukuk kuramının bizce ortaya çıkmasına katkı sağlayan, aklımızda bir ışığın yanmasına seneler önce sebep olan, John Rawls tarafından kaleme alınan “Bir Adalet Teorisi” (A Theory of Justice) adlı eserin çalışmamız açısından önemi büyüktür. Bu nedenle, Rawls tarafından ileri sürülen “Cehalet Perdesi” (Veil of Ignorance)1 kavramına giriş bölümünde kısaca değinmek gerekli görülmektedir. Rawls; cehalet perdesinden önce usulü olarak adalet nosyonunu elde etmek amacıyla orijinal pozisyondan bahsetmektedir. Kısa bir tabir ile orijinal pozisyon, iyinin karşısında doğrunun önceliğini yani tarafsızlık kaygısını merkeze koyan bir başlangıç durumu olarak ifade edilmektedir.2 Bunu gerçekleştirirken de, Rawls’un anlatımıyla, insanları tuhaflaştıran yani insanların doğa durumlarından koparak kendi menfaatleri uğruna hareket etmeleri ve karar vermelerine sebep olan tüm özelliklerden kurtulmak gerekliliği söz konusu olmaktadır. İşte bu özelliklerden kurtulmak ve onları engelleyebilmek için de varsayımsal olarak bir blok, duvar vb. düşünülmekte, buna da Rawls tarafından cehalet perdesi denilmektedir. Bahsi geçen bu perde insanları tüm bilgilerden soyutlamak üzerine kurulu olmayıp, temel ilkeleri bilen, aklını kullanarak kararlar alabilen makul insanların varlığı kabul edilmektedir. Perdenin yokluğu halinde ise insanların herhangi bir 1 John Rawls, Bir Adalet Teorisi, Ankara, Phoenix Yayınevi, İkinci Baskı, 2018, s.163-169. 2 Mehmet Kocaoğlu, John Rawls: Adalet Teorisi ve Temel Kavramları, İmaj Yayınevi, Üçüncü Baskı, 2017, s.47. 2 önyargı, duygu ya da arzuya maruz kalmaları ihtimali bulunduğundan, oybirliği ile adalet ilkeleri üzerinde karar almaya çalışırken insanların kendi çıkarlarını göz önüne almaları ve bu sebeple de istenilen birliktelikte karara ulaşamamaları beklenmektedir.3 Bu kararın alınamaması noktasında ise cehalet perdesinin görevi başlamakta, bu sayede insanlar perdenin ardında yer alan eğilimlerinden sıyrılmaktadırlar.4 Orijinal pozisyonu varsayımsal5 olarak nitelendirilen Rawls, insanların bilmediği durumlar arasında; kendilerinin sınıf, sosyal statü, zeka, güç ve yeteneklerini, hangi kuşağa ait olup olmadıklarını, aynı zamanda içerisinde bulundukları toplumun ekonomik ve siyasal durumlarını, uygarlık ve kültürel düzeylerini saymaktadır. Bildikleri durumlar arasında ise; toplumların adalet durumlarını, özgür değerlerini ve genel gerçekleri belirtmekte; adalet kavramının kendi desteğini ise kendisi tarafından meydana getirildiğini ifade ederek orijinal pozisyonda bir takım temel bilgilere yer olduğunu söylemektedir.6 Bahsedilen varsayımsal pozisyondaki genel bilgisizlik halinin oluşmaması durumunda ise; Rawls’un ifadeleriyle “(…) eğer özel bilgilere imkan verilirse, sonuç keyfi ihtimallere bağlı olarak önyargılı (…)”7 olmasına neredeyse kesin gözüyle bakılmaktadır. Rawls ifadelerine devam ederken; cehalet perdesi ile ilgili olarak zorluklardan bahsettiği noktada özellikle orijinal pozisyonun somut olarak herkesin bir araya geldiği bir meclis olarak değil de insanların herhangi bir zamanda yarattığı öz perspektifi olarak yorumlanması gerektiğini belirtmektedir. Bahsedilen orijinal pozisyonda insanların yaptıkları anlaşmayı ise herhangi bir kişinin görüşü olarak ifade etmenin mümkün olduğunu söylemektedir. Çünkü insanlar kendi aralarında sözde var olan fark ve benzerlikleri bilmediklerinden; kendileri veya başkaları için verdikleri kararlar yine aynı olmakta, herkes de aynı kararı vereceğinden bir oybirliğinin oluşacağı kaçınılmaz görülmektedir. Böyle bir durumda da farklı görüşler arasında bir orta yol bulma minvalinde varlıklarını oluşturan hakemlere ve benzerlerine gerek görülmeden hareket edilebilmektedir. İnsanlar, verdikleri kararlardan hangilerinin kendi menfaatlerine uygun olduğunu tespit edemeyeceğinden de herhangi bir pazarlık 3 Kocaoğlu, a.g.e., s.47. 4 Oliver A. Johnson, “The Kantian Interpretation”, Henry S. Richardson (ed.), The Philosophy of Rawls: The Two Principles and Their Justification, Garland Publishing, 1999, s.211. 5 Samuel Freeman, “Reason and Agreement in Social Contract Views”, Philosophy and Public Affairs, Cilt 19, Sayı 2, 1990, s.139. 6 Rawls, a.g.e., s.164. 7 Rawls, a.g.e., s.168. 3 zemininin oluşması söz konusu olmamaktadır. Ayrıca insanlar bir araya gelerek güç sağlamaya çalışsalar bile, ki diğerlerini de kendi kararları açısından ikna ettikleri varsayılsa bile, grup oluşturan insanlar hala neyin kendileri için olduğunu bilebilecek durumda olmamaktadırlar. Bu bilememe halinin yanında çalışmamızla da ilgili olarak; Kocaoğlu’nun ifade ettiği üzere, gruplar kararları konusunda hem fikir olsalar da bu durumu kendileri lehine kullanamamakta, bunun nedeni olarak da Rawls’un üzerinde durduğu ilkeler gereğince kendilerini ifade edecek özel bir adın kullanamamaları gösterilmektedir.8 Rawls’un tanımladığı birbirleriyle bağlantılı orijinal pozisyon ve cehalet perdesi kavramlarının neticesinde ortaya çıkarılmak istenen toplum sadece rasyonel değil aynı zamanda makul bir yapıya sahip olacak şekilde düşünülmektedir. Larmore, rasyonellik ve makullüğü iki farklı şey olarak görmekte ve şu şekilde tanımlamaktadır: Rasyonellik, bireyin kendi çıkarları doğrultusunda ilerlediği bir süreç iken; makullük ise, birlikte yaşamanın getirisi olarak kendimiz kadar diğerleri açısından da düşünmeye dayalı olmaktadır.9 Rawls’a göre cehalet perdesi ardından bulunan insanlar, toplumdaki pozisyonlarını bilmemelerinden kendi çıkarları doğrultusunda ilerleyebilme bakımından rasyonel olup bu rasyonellik zımni olarak bir makullüğü de içermektedir. Ancak burada yer alan makullük, diğerlerine yönelik bir sempatiden değil de insanların toplumda bulunacakları pozisyonu bilmemelerinden gelmektedir.10 Tüm bunların sonucunda, her ne kadar Rawls’un cehalet perdesi fikirlerinin insanlar üzerinde gerçekçi bir etkiye sahip olacağı tartışmalı olsa da en azından yine insanlar tarafından yaratılan hukuk sistemlerinin gözlerde cehalet perdesinin olduğu anlarda ortaya çıkarılması mümkün görülmekte ve bunun gerçekleşebilmesi için de queer hukuk kuramının etkili bir araç olacağına dair bir umut tarafımızca beslenmektedir. Bu umut ile yola çıkarak tutarlı bir queer hukuk kuramı ortaya koyabilmek adına bu çalışmamız üç bölüm olarak tasarlanmakta ve ilk olarak kimlik ve bununla ilgili kavramlara dair bilgilere yer verilmektedir. Kimlik, varoluşla beraber insanların yanında yer alan ancak tarihsel süreç içerisinde tanımlanması ve oluşumuna yönelik 8 Kocaoğlu, a.g.e., s.49. 9 Charles Larmore, “Behind The Veil”, The New Republic, 2008. 10 Kocaoğlu, a.g.e., s.52. https://newrepublic.com/article/63556/behind-the-veil 4 farklı yöntem ve fikirlerin ortaya atıldığı yaşayan bir yapı olarak görülmektedir. Kimliklerin bu yanının ötesinde özellikle toplumda yer alan çeşitli sistem ve düzenlemelerin daha kolay anlaşılabilmesi ve kontrol edilebilmesi adına sınıflandırılması söz konusu olmaktadır. Sınıflandırmaların yapılmasıyla beraber konumuz gereğince ilgi alanımıza giren ve içeriğinde cinsellik, cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsel ve duygusal yönelimleri bütün olarak bulunduran cinsel kimlik kavramına değinilmekte, ayrıca cinsel kimliğin içeriğini oluşturan tüm ilgili kavramlar da açıklanmaktadır. Bahsedilen kavramlar içerilerinde her ne kadar farklı anlamlar barındırsa da birbirleri arasındaki bağlantı göz ardı edilmeyerek çalışmanın kolay anlaşılabilmesi açısından tek bir kavram altında ifade edilmesi tarafımızca tercih edilmektedir. Uzun ve ayrıntılı açıklamalar ardından ilk bölümün son başlığı altında queer kavramı ve bu kavramın ortaya çıkışına yönelik bilgiler paylaşılmaktadır. Kavramsal olarak temellendirmelerin yapılması sonrasında ikinci bölümde queer kavramı ile bağlantılı bir şekilde queer kurama yönelik hem tarihsel hem de düşünsel boyutlar ele alınmaktadır. Queer kuramın ortaya çıkmasında etkisi olduğu düşünülen ve kuramın ebeveynleri olarak nitelendirilen Michel Foucault ve Judith Butler ile queer kuramla ilgili olarak konuya dair farklı isimlerin düşüncelerini derlediği eseriyle birlikte Annamarie Jagose çalışmamıza dahil edilmektedir. İlgili incelemeler kişilerin temel eserleri çerçevesinde yapılmakta ve bu uğurda queer kuramla ilişkilendirilen Cinselliğin Tarihi (Cilt I), Cinsiyet Belası ve Queer Teori: Bir Giriş adlı eserlerin incelemeleri yapılarak bu kuramın ortaya çıkmasında yapmış oldukları katkılar değerlendirilmektedir. Bu değerlendirmelerin sonrasında ise hukuk bilimine dair bakış açışı geliştirilmeye çalışılmakta, bu bakış açısının ortaya çıkarılması için tarihsel süreç içerisinde uluslararası, bölgesel ve ulusal düzenlemeler ile yargı kararlarına bakılmaktadır. Bu sayede günümüzde var olan durumun bir taslağı çizilmekte, her geçen gün gelişen hak temelli düzenlemelerin kronolojik ve coğrafi akışı gösterilmekte ve sonucunda ise an itibariyle çok fazla dile getirilmeyen queer hukuk kuramına dair özgün düşünceler ortaya konmaktadır. Böylece John Rawls’a ait olan cehalet perdesi kavramı ile aklımızda soru işaretleri oluşmasından başlayarak queer hukuk kuramına dair bir takım fikirlerin 5 ortaya dökülmesine varan, ancak bu varışın bir son değil de bir mola olduğuna inandığımız ve ileride daha detaylı çalışmalara neden olmasını umut ettiğimiz çalışmamıza kimlik kavramından başlamak yukarıda açıklandığı üzere yerinde görülmektedir. 6 BİRİNCİ BÖLÜM QUEER KURAMIN DÜŞMANI: KİMLİK I. Kimlik A. Kimliklerin Tanımlanması Kimlik; çeşitli alanlarda ortaya koyulmuş eserlere11 konu edilerek, farklı şekillerde tanımlanmış bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamız açısından oldukça önem teşkil eden bu kavramın tanımına ilişkin görüş birliği bulunmaması nedeniyle, literatürdeki farklı perspektifleri ele alarak bir tanıma ulaşılması hedeflenmekte ve bu amacı gerçekleştirebilmek açısından işe öncelikle kavramın sözlük anlamı ile başlamak gerekmektedir. Bu bağlamda, başvurulabilecek yegane kaynağımız olan Türk Dil Kurumu Sözlüğüne bakıldığında, kimlik kavramına ilişkin olarak birden fazla anlam karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan özellikle çalışmamızın konusuna yönelik olanına bakıldığında ise; kimliğin “toplumsal bir varlık olarak insanın nasıl bir kimse olduğunu gösteren belirti, nitelik ve özelliklerin bütünü”12 şeklinde ifade edildiği görülmektedir. Bu tanım doğrultusunda; özellikle kimliğe dair ‘toplumsal’ ve ‘belirti, nitelik ve özellik’ unsurlarının açıklanması gerekmektedir. Bu kapsamda ilk olarak, kimliğin ‘belirti, nitelik ve özellik’ boyutunu ele almakta fayda bulunmaktadır. Kavramın tanımında kullanılan ve bireylere ilişkin olarak ileri sürdüğümüz belirti, nitelik ve özellikler neticesinde, her bir kişinin diğerlerinden farkları ve onlarla olan benzerlikleri ortaya çıkmaktadır. İnsanlardan bahsederken veya onları tarif ederken temel olarak; dış görünüşlerinden, yaptıkları işlerden, içerisinde bulundukları toplumsal gruptan veya gruplardan, karakteristik özelliklerinden, duygu durumlarından yararlanılmakta ve yararlanılan tüm bu belirti, nitelik ve özelliklerin toplamı ise, tanımdan da anlaşılacağı üzere kimlik kavramını ortaya çıkarmaktadır. Ancak buradan hareketle, istisnasız tüm belirti, nitelik ve özelliklerin bir araya toplanmasının zorunlu olduğuna dair bir sonuca varmamak gerekmektedir. Zira 11 Leyla Yıldırım, Sosyal Dışlanma Karşısında Eşcinsel Kimliğin Kurulumu, (Danışman: Doç.Dr. Ahmet Zeki Ünal), Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2017 (Ulusal Tez Merkezi, 456664) s.23. 12 Türk Dil Kurumu, “Güncel Türkçe Sözlük”, https://sozluk.gov.tr/ 03 Kasım 2019 https://sozluk.gov.tr/ 7 herhangi bir belirti, nitelik veya özelliğin; kimliğin ortaya çıkması için yeterli olduğu söylenebilmekte, aksi yönde düşünüldüğünde de birden fazla belirti, nitelik veya özelliğin yine birden fazla kimliği ifade edebileceği mümkün görünmektedir. İkinci olarak, kimliğin tanımlanmasında kullanılan ‘toplumsallık’ unsurunu açıklarken kimliğin bireyselliğini de dikkate almak gerekmektedir. İnsanlar, yaşamları boyunca değişik özellikleri barındıran farklı toplumsal gruplar içerisinde yer almaktadır.13 Bu sayede insanların kimliklerinde, var oldukları toplumsal grupların da etkisi görülmektedir. Kimliğin bireyselliğini öznel olarak tanımlamak mümkünken, toplumsallığı için özellikle içerisinde bulunulan toplumsal grupla bağımlılık söz konusu olmaktadır. Kimliğin toplumsallığı, bireyin belirli bir sosyal grup ile olan ilişkisi sonucundaki bilgi ve bilinç durumundan ortaya çıkmaktadır. İnsanların varlıkları söz konusu olduğunda ise hem bireysel hem de toplumsal nitelikli kimliklerin birlikteliği gerekli görülmektedir.14 Toplumsal gruplar belirli bir amaç uğruna bir araya gelmiş insan yapıları olarak ifade edilmekte ve bu ortaklıkların gerçekleşmesi için grubu oluşturan insanlar arasında bir etkileşim olması gerekmektedir.15 Bahsedilen etkileşimler ise; insanların arasındaki benzerlikler ve farklılıklar üzerinden gerçekleşmektedir. Bu durumun kimlik ile olan bağlantısını, kavramın yabancı dildeki ifadesinde de görmek mümkün olup kimlik kavramının İngilizce dilindeki karşılığı “identity” olarak bilinmektedir. Bu kelimenin kökenine inildiğinde karşımıza Latince dilinde “idem” çıkacaktır ki, bu da Türkçede “aynı” kelimesi ile karşılık bulmaktadır.16 Buradaki “aynı” kelimesinin tesadüfi olarak değil bir bilinene göre tercih edildiğini ifade etmek mümkündür ve “aynı” kelimesinin karşıtı olan “farklı” kelimesini de irdelemek gerekmektedir. Çünkü varlıklar zıtlarıyla ya da karşıtlarıyla beraber var olmaya devam etmektedir.17 Aynılık ve farklılık kavramlarını kullanarak kimlik kavramını matematik ile harmanlayan Malesevic; eserinde matematiksel olarak sıfır fark ve sıfır olmayan fark 13 Memet Zencirkıran, Sosyoloji, Bursa, Dora Basım-Yayın, Yedinci Baskı, 2018, s.111. 14 Ramazan Saim Dalbay, “Kimlik ve Toplumsal Kimlik Kavramı”, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2018/2, Sayı:31, s.169-173. 15 Zencirkıran, a.g.e., s.111. 16 Yıldırım, a.g.e., s.23. Dalbay, a.g.e., s.161. 17 Denis-Constant Martin, “The Choices of Identity”, Social Identities, Volume 1, 1995, No 1, s.2. 8 ile kimliğin ayrı tanımlarına yer vermektedir. Malesevic’in kimliğe ilişkin tanımlaması Özdemir tarafından şu şekilde aktarılmaktadır:18 “Sıfır fark, bir şeyin kendi dışından edinilmemiş, mutlak/bağımsız/koşulsuz doğasını ifade etmektedir. Sıfır olmayan fark ise, bir şeyin nisbi/bağımlı/koşullu doğasını tanımlamaktadır. Burada n’nin tanımı, n ve n olmayan arasındaki farktan türetilmektedir. Biraz daha somutlaştırırsak, sıfır fark, Ali=Ali, sıfır olmayan fark, Ali≠Ayşe anlamına gelmektedir. Birincisinde Ali, Ali’ye referansla, ikincisinde Ali, Ayşe’den farkına göre tanımlanmaktadır. İnsanlar için bir kimliğe sahip olmak, bir grubun üyeleriyle özdeşliği ya da en azından benzerliği ve başka bir grubun üyelerinden farklı olmayı içermektedir.” Matematiksel kesinliğin aksine sosyal bilimlerde, kesinliğin bu şekilde ifade edilmesi bir hayli zor görünmektedir. Malesevic bu konudaki fikrini, “insanların dünyasında mutlak sıfır fark diye bir şey yoktur”19 diye ifade etmektedir. Bu doğrultuda bir kimliği tanım bakımından çerçevelemenin tek yolu, diğerleriyle olan ilişkisini ortaya koymaktan geçmektedir. Herhangi bir şey anlamını ötekinden, ne olmadığından almakta ve bu bağlamda, aynılık ile farklılıklarımızın bir arada değerlendirilmesinin kimlikleri tanımlamada etkili olduğu ifade edilebilmektedir. Kimlik, varlığını devam ettirmek için farklılıklara ihtiyaç duymakta ve varlığının devamını güvence altına almak için de bu farklılıkları, toplumca kabul edilmeyen veya marjinalleştirilen ötekiliklere dönüştürmekten de geri kalmamaktadır.20 Bu sebeple, kimlik kavramının, net olarak tanımlanabilmesi için; aynılık ve farklılıkların yanında, bu ikili çekişmenin devam edeceği belli bir sürece de ihtiyaç duyulmaktadır. Bu sürece ilişkin olarak; Sarup, kimlik konusunda iki tür yaklaşıma yer vermektedir: Bunlardan ilki olan geleneksel yaklaşım; kimliği verili ve statik olarak tanımlarken, diğer yaklaşımlar kimliğin dinamik ve inşa edilen bir olgu olduğundan bahsetmektedir.21 Bireylerin doğum anlarından itibaren ölümlerine kadar geçen yaşam süreci içerisinde kimliklerini oluşturdukları ve oluşan kimliklerini de süreç içerisinde 18 Eylem Özdemir, “Kimlik Kavramı ve Teorik Yaklaşımlar”, Eğitim Bilim Toplum Dergisi Cilt 8, 2010, Sayı 32, s.12-13. 19 Sinisa Malesevic, “Identity: Conceptual, Operational and Historical Critique”, Sinisa Malasevic and Mark Haugaard (ed.), Making Sense of Collectivity: Ethnicity,Nationalism and Globalisation, London, Pluto Press, 2002, s.197. 20 William E. Conolly, Kimlik ve Farklılık -Siyasetin Açmazlarına Dair Demokratik Çözüm Önerileri-, Ferma Lekesizalın (çev.), İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1995, s.92-93. 21 Madan Sarup, “Identity and Narrative”, R.Tasneem and G.Athens (ed.), Identity, Culture and the Post-modern World, Athens, The University of Georgia Press, 1996, s.14. 9 güncellediklerini söylemek mümkündür. Hatta ölüm sonrasında dahi edinilebilen kimlikler mevcut olmaktadır: Azizlik, şehitlik kimlikleri vb.22 Ama burada bir istisnadan bahsetmekte yarar bulunmaktadır. Dünya üzerinde yaşayan bireyler o kadar öznel ve o kadar kendine haslardır ki bu süreçlerin herkeste birebir aynı olması pek de mümkün değildir. Yukarıda ele alınan farklı tanımlamalardan ve bu çerçevede gerçekleştirilen sınıflandırmalardan hareketle; kimliği, “aynılık ve farklılıkları içerisinde barındıran ve inşası bir sürece tabi olan bireysel ve toplumsal açıdan etkilenen nitelik ve özellikler bütünlüğü” şeklinde tanımlamak mümkün görülmektedir. Sonuç olarak; kimlik, bireylere ne ve kim olduklarını en iyi şekilde anlatmaktadır. Bireyler de kimliklerine, yaşamlarını sürdürdükleri süre boyunca ihtiyaç duymakta ve kimlikleri sebebiyle bazen olumlu bazen de olumsuz süreçler içerisinde kendilerini bulabilmektedirler. Bu yaşam yolculukları içerisinde kimlikler değişiklik gösterebilmekte; bazen birtakım kimlikler ön plana çıkarken bazı kimlikler kaybedilebilmektedir. Ancak burada kimliksiz bireylerin değil de bir sistemin oluşturulması ihtiyacına sebep olduğu tarafımızca düşünülen durum, yeryüzündeki en az her birey kadar sayıya sahip olan yeni kimlikleri oluşturmak, yeni aidiyetleri yakalamak ve yaşam döngüsünü devam ettirmektir. Tam da bu noktada akla gelecek ilk soru ise, kuşkusuz kimliklerin oluşumuna ilişkin olmaktadır. B. Kimliklerin Oluşumu Kimliklerin oluşma süreçlerinin açıklanması kimliğe ilişkin kavramsal çerçevenin tamamlanması için gerekli görülmektedir. Ancak, kimliklerin oluşumu ile bağlantılı olarak kimlik gibi sosyal bilimlerin farklı alanlarında çokça kullanılan bir kavramın sınıflandırmasının da pek çok farklı yolu bulunmaktadır. Bu kapsamda, bir tercih yapılarak kimlik kavramının belirgin bir şekilde beslendiği sosyo-kültürel yaklaşımlara değinilmesi23 ve bu sebeple yalnızca psikolojik, sosyolojik, söylemsel ve etkileşimsel perspektiflere yer verilmesi planlanmaktadır. 22 Richard Jenkins, Social Identity, London, Routledge, 3th Edition, 2008, s.17. 23 Özdemir, a.g.e., s.25. 10 Kimlik oluşum süreçlerine ilk olarak psikolojik perspektif ile yaklaşıldığında, bilim dünyasında özellikle Erik Erikson isminin dikkat çektiği görülmektedir. Erikson, kuramında toplumsal ögeleri ve yaşamın tüm süreçlerini kapsaması sebebiyle diğer psikanalitik kuramlardan ayrılmaktadır.24 Erikson, kimlik oluşumlarına yönelik çalışmalarında benlik gelişimi ve psikososyal gelişme üzerinde durmaktadır.25 Psikososyal gelişimde birey, kendi yaşam döngüsünü toplum döngüsü içerisinde bulmakta ve özellikle kültür tarafından birey şekillendirilmektedir. Erikson bireylerin kimliklerini oluşturma süreçlerinde seçimlerden yararlandığını, bir nevi meslek seçer gibi diğer kimliklerini de seçtiklerini söylemektedir. Bu sebeple de Erikson bu süreci bir keşif süreci olarak adlandırmaktadır ki bu keşif süreci bireyin hem kendini hem de içerisinde bulunduğu toplumu kabul etmesini içermektedir. Süreç boyunca bireyler, kendilerine sordukları “Ben kimim?” sorusuna ilişkin cevapları aramaktan başka bir şey yapmamaktadırlar. Bu sorunun sorulması ve cevaplarının bulunmasındaki yoğunluk dönem dönem değişiklik göstermekte ve özellikle ergenlik dönemi olarak adlandırılan süreçte bahsi geçen sorunun sıkça sorulduğu gözlemlenmektedir.26 Erikson’un çalışmalarında kimliğin derin, içsel ve sürekli olduğu ileri sürülmekte27 ve aynı zamanda içselliğin ve sürekliliğin de kimlik için zaruri parçalar olduğu üzerinde durulmaktadır.28 İkinci olarak, kimliğin oluşum süreçleri toplumsal ya da sosyal kimlik kuramı olarak ifade edilen sosyolojik perspektif ile değerlendirildiğinde ise bilim dünyasında özellikle Henri Tajfel ismi ön plana çıkmaktadır. Bu kuramın temelinde; bireylerin sosyal varlık olmalarından gelen davranışları ve bunun yanında, içerisinde bulundukları sosyal grupların varlıkları yer almaktadır. Bu kuram, bireyin iç dünyasından ziyade özellikle aidiyet duygusuna göre şekillenmektedir.29 Ancak bu aidiyetin, grup özellikleri ile bağlantısından çok psikolojik yanı irdelenmekte; yani aidiyet, belli bir toplumsal kategoriye göre belirlenmekten öte, öz-değere yönelik 24 Hasan Atak, “Kimlik Gelişimi ve Kimlik Biçimlenmesi: Kuramsal Bir Değerlendirme”, Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, Cilt 3, 2011, Sayı 1, s.166. 25 Özdemir, a.g.e., s.15. 26 Atak, a.g.e., s.166. 27 Özdemir, a.g.e., s.15. 28 L. Vivian Vignoles vd., “Introduction: Toward a Integrative View of Identity”, L. Vivian Vignoles vd. (ed.), Handbook of Identity Theory and Research, London, Springer, 2011, s.5. 29 Hanife Andaç Demirtaş, “Sosyal Kimlik Kuramı, Temel Kavram ve Varsayımlar”, İletişim: Araştırmaları, Cilt 1, 2003, Sayı 1, s.132. 11 sonuçları ortaya çıkan psikolojik bir durum olmaktadır.30 Toplumsal kategoriler ise iktidar ve statü ile ilişkilendirilerek ve ırk, cinsiyet vb. kriterlere göre bölünerek; toplum içerisindeki bazı kategorilere güç, mevki gibi avantajlar sağlamaktadır. Buradaki değinilmesi gereken esas konu ise; bu kategorilerin varlığının, karşıt bir diğerinin varlığı ile sıkı sıkıya bağlı olmasından gelmektedir.31 Kuramın bünyesinde; sosyal kimlik, sosyal yapı, sosyal sınıflandırma ve sosyal karşılaştırma olmak üzere dört öge karşımıza çıkmaktadır.32 Tajfel; sosyal kimliği, bireyin benlik algısının toplumsal gruba ilişkin bilgi ve ona yüklediği değerden kaynaklanan parçası olarak tanımlamaktadır.33 Sosyal yapı ise toplumsal grupların makro ölçekteki durumu olarak özetlenebilmektedir.34 Sosyal kimlik kuramı bahsedilen dört öge arasında sosyal sınıflandırmaya fazla önem vermekte; sosyal sınıflandırma, insanların birey olma halinden ziyade bir gruba ait oldukları algısı ile beraber ortaya çıkmakta ve cinsiyet, yaş vb. sosyal sınıflandırmanın temelleri olarak görülmektedir.35 Sınıflandırma sürecinin devamında insanlar kendilerini bir gruba dahil ederek sosyal kimliklerini ortaya çıkarmakta ve bir kıyas grubuyla beraber kendisini ve özellikle kimliğini karşılaştırma çabası içerisine girmektedir ki bu durum sosyal karşılaştırma olarak anılmaktadır.36 Daha önce de belirttiğimiz üzere, kimlik bünyesinde bulunan farklılıkları kendi varlığını güvence altına almak için ötekiliklere çevirmektedir. Bu kuramda da sosyal karşılaştırma ile sosyal sınıflandırmanın ötekiliklere, kalıp ve ön yargılara sebep olduğunu söylemek mümkün olmaktadır. Bu süreçlerin hepsi kuşkusuz toplumsal grup içerisinde dışlanma ve benzeri tepkilere sebebiyet vermektedir. Üçüncü olarak Söylemsel perspektiften bakıldığından kimlik oluşumunda “söylem” ve “inşa” olmak üzere iki kilit kavram dikkat çekmektedir. Kimliği söylem ile ilişkilendirmek onun dil ve anlam dünyasındaki yerini, inşa ise kimliği bir süreç olarak algılamayı ifade etmektedir. Bu perspektife göre, kimlik bir kurgu ile inşa edilmekte ve bu kurgunun içeriği dil ve sembollerle oluşturulmaktadır.37 Dil ve sembollerin bahsedildiği yerde kuşkusuz her türlü iletişim aracından da bahsetmek 30 Michael A. Hogg vd., Social Identifications: A Social Psychology of Intergroup Relations and Group Processes, New York, Routledge, 1998, s.7. 31 Özdemir, a.g.e., s.18. 32 Yıldırım, a.g.e., s.28. 33 Henri Tajfel, “Social Psychology of Intergroup Relations”, Annual Review of Psychology, Issue 33, s.2. 34 Tajfel, a.g.e., s.32. 35 Demirtaş, a.g.e., s.133. 36 Nuran Hortaçsu, Grup İçi ve Gruplar Arası Süreçler, Ankara, İmge, İkinci Baskı, 2014, s.276. 37 Özdemir, a.g.e., s.20. 12 gerekmektedir. Tüm bunların birlikteliğinde, kimlik bir yaratım süreci olmakta ve bu yaratım hem biçimsel hem de anlamsal olarak bahsi geçen araçlar ile gerçekleştirilmektedir.38 Kimliğin oluşumunda etkili olan süreçler insanların gündelik hayatlarında sürekli olarak devam etmektedir.39 Söylemsel perspektif Habermas, Foucault gibi farklı teorisyenlerce hakkında hem fikir olunmakta ve özellikle geniş toplumsal kitleler üzerinde değerlendirilmektedir.40 Çeşitli konulara yönelik dil sayesinde anlam inşası yapılarak kimliğin varlığı ve güncelliği sağlanmaktadır. Dil her ne kadar merkezde yer alıyor gibi görünse de kültürel sembol sistemlerinin de kimlik oluşum sürecinde etkili olduğu belirtilmektedir. Örnek olarak, tarihsel süreç içerisinde kültüre dayalı olarak giyim veya aidiyet duygusu beslenen devletin bayrağı vb. gösterilebilmektedir.41 Bu doğrultuda; dil ve diğer araçların kullanımıyla beraber kimlik kavramı çok rahat şekillenebilmekte ve bunun en temel örnekleri, tarihsel süreç içerisinde; ırk, etnik köken, toplumsal cinsiyet gibi sayılabilecek kimlik kategorilerinin şekillenmesinde karşımıza çıkmaktadır. Bunun yanında kimlikler sadece birey özelinde olmadığından diğer insanların bizi nasıl tanımladığı ve kendi gözlerinde bizi hangi kimlik kategorisinde ifade ettiği de önemli olmaktadır. Bu noktada söylemsel perspektif bünyesinde anlatılardan bahsedilmekte ve McAdams, kimlik anlatısını bireylerin hayatlarının anlamını inşa ettiği ve evrimselleştirdiği bir hikaye olarak tanımlamaktadır.42 Anlatıda geçmiş ve gelecek bağlantısına dayalı olarak zamansallığın varlığı zaten söylemsel perspektifin varsayımlarından biri olarak bilinmektedir. Ricoeur da söylemin hep bir şimdi içerisinde, zamansal olarak söylem anında gerçekleştiğini belirtmektedir.43 Kimliğin bahsedildiği gibi bir anlatı olarak kavramlaştırılmasının sonucunda bireylerin belli bir zaman diliminde nasıl değiştiği ve kimliğin inşa sürecinin süreklilik taşıdığı anlaşılmaktadır. Ayrıca anlatılar kimliklerin görünür ve ampirik olarak tartışılabilir olmasını sağlamaktadır.44 38 Özdemir, a.g.e., s.21. 39 Michael Bamberg vd., “Discourse and Identity Construction”, L. Vivian Vignoles vd. (ed.), Handbook of Identity Theory and Research, London, Springer, 2011, s.180. 40 Bamberg, a.g.e., s.178. 41 Özdemir, a.g.e., s.21. 42 Dan P. McAdams, “Narrative Identity”, L. Vivian Vignoles vd. (ed.), Handbook of Identity Theory and Research, London, Springer, 2011, s.99. 43 Paul Ricoeur, “Anlamlı Eylemi Bir Metin Gibi Görmek”, Paul Rainbow vd. (ed.), Toplumbilimlerinde Yorumcu Yaklaşım, Taha Parla (çev.), İstanbul, Deniz Yayınevi, İkinci Baskı, 2008, s.67. 44 Bamberg, a.g.e., s.189. 13 Dördüncü olarak Etkileşimsel perspektif söz konusu olduğunda, kimlik oluşum sürecinin ilişkisel bir boyuta sahip olduğu söylenmektedir. Bu perspektifin temelinde yer alan sembolik etkileşimcilik; insan doğasının toplumsal olduğu, iletişim sayesinde toplumun kurulduğu ve toplumun, insanların kendilerini içinde gördükleri bir ayna olduğu fikirleri ile ortaya çıkmaktadır.45 Etkileşimsel perspektife ilişkin çalışmalar yapan George Herbert Mead, benliği ikili bir ayrıma tabi tutmaktadır.46 Bunlar “ben” ve “beni/bana”, yabancı dildeki tasviriyle de “I” ve “me” olarak ifade edilmektedir.47 Bu ayrım içerisinde Mead, “ben” ile beraber açıkça kişinin kendi gözünden kendisini görmesini ifade etmektedir. “Beni/bana” olarak ifade edilen ayrım ise kişinin, diğer kişiler tarafından nasıl göründüğünü anlatmaktadır. Bu iki kısım; biri toplumun bir parçası ve sonucu olarak, diğeri ise kendini oluşturan ve belli bir şekle sokan topluma tepki vererek sürekli bir ilişki içerisinde bulunmaktadır.48 Bu ayrım kişisel ve toplumsal olarak da ifade edilebilir ki, Mead kimliğin oluşumunun ne sadece kişisel ne de sadece toplumsal özelliklerin toplamı olduğunu söylemektedir. Mead’e göre ancak her ikisinin birlikte olması durumunda kimliğin oluşumundan söz edilebilmekte ve kendisi ayrıca bu ikili ayrımın yanında toplumsal davranışlar hakkında rol üstlenme yaklaşımından da söz etmektedir. Buna göre, insanların davranışlarını sergilerken ötekileri de gözlemleyip onların tutumları üzerinden çeşitli rollere büründüğünü belirtmektedir. Örnek olarak da çocukların gelişim çağlarında gerek öğretmenlerinin gerekse ebeveynlerinin rollerini üstlenmelerini vermektedir.49 Sonuç olarak, bu perspektifin merkezinde kendilik kavramı yer almakta ve kendilik, çoğul kimlikler veya benimsenmiş rol olarak; kimlik ise, toplumsal davranışın belirleyici faktörü olarak ele alınmaktadır. Ayrıca kimlik ile toplumsal davranış arasındaki ilişki, toplumu oluşturan yapılar tarafından hem kısıtlayıcı hem de kolaylaştırıcı olarak nitelendirilmektedir.50 Kimlik oluşum süreçlerine dayalı olarak bahsedilen dört perspektifin de sonucunda birey kimliklere sahip olmaktadır. Bireyin sahip olduğu bu kimlikler daha 45 Sheldon Stryker, “Developments in Two Social Psychologies: Toward an Appreciation of Mutual Relevance”, Sociometry, Volume 40, 1977, Issue 2, s.145-160. 46 Yıldırım, a.g.e., s.29. 47 Zencirkıran, a.g.e., s.100. 48 Charles W. Morris (ed.), Mind,Self and Society: From the Standpoint of a Social Behaviorist George H. Mead, Chicago, Chicago University Press, 1972, s.xxv-xxvi. 49 Morris, a.g.e., s.xxi. 50 Richard T. Serpe vd., “The Symbolic Interactionist Perspective”, L. Vivian Vignoles vd. (ed.), Handbook of Identity Theory and Research, London, Springer, 2011, s.243. 14 önce de belirtildiği üzere farklı tanımlarla ifade edilebilmekte veya farklı oluşum süreçlerinden geçebilmektedir. Bu bilgilerin ışığında kimlikleri belli bir sınıflandırmaya tabi tutmak mümkün görülmektedir. C. Kimliklerin Sınıflandırması Tanımının ve oluşum süreçlerinin önceki kısımlarda ortaya koyulduğu kimlik kavramının sınıflandırmalarına yer verilmesi, çalışmamızın ilerleyen kısımları açısından önem arz etmektedir. Bahsi geçen sınıflandırmanın öncelikle kimlikleri bireysel ve kolektif olarak ikiye ayırarak, devamında kimliklerin sabitliği ve değişkenliği üzerinden bir gruplama yaparak ortaya konması planlanmaktadır. Bu iki ayrımın ardından herhangi bir başlığın altına girmesinde sakıncalar bulunan, daha kapsayıcı bir yapıya sahip olan kültürel ve hibrit kimliklerden bahsedilerek, modernite ve postmodernite vasıtasıyla ortaya çıkmış ya da şekillenmiş kimlikler üzerinde durulması gerekmektedir. Bu doğrultuda ilk olarak, kimlik kavramının bireyselliği ve toplumsallığı üzerinden bir ayrıma gidilerek ele alınması gerekmektedir. Zira kimlik kavramının öznesi olan insan hem bireysel anlamda varlığına devam ederken hem de bulunduğu toplumsal grup içerisinde kendisine bir yer bulmaktadır. Bu varlığın devamı esnasında insanın çeşitli kimlikleri ortaya çıkmaktadır. Ortaya çıkan bu kimlikleri temelde bireysel51 kimlik ve toplumsal52 kimlikler olarak ikiye ayırmak mümkün görülmektedir. Söz konusu ayrımın ilk parçasını oluşturan bireysel kimlikler; insanın yaşam sürecinde kendisine uygun gördüğü kimlik veya kendisini algılayış biçimi olarak ifade edilmektedir.53 Bireysel kimlikler, insanlar arasındaki benzerliklerden ziyade insanlar 51 Farklı kaynaklarda ve çalışmalarda adlandırma bakımından değişiklikler gözlemlenebildiğinden herhangi bir karışıklığa sebebiyet vermemesi amacıyla çalışmamızda “bireysel kimlik” kavramının kullanılması tercih edilmektedir. Benzer şekilde “kişisel kimlik”, “kendilik kimliği” kavramlarına rastlamak mümkündür. 52 Bireysel kimliklerin karşısında yer alan ve kimliğin toplumsallığına atıfta bulunan bu somutlaştırma için de çalışmamız esnasında karışıklığa yer verilmemesi adına “toplumsal kimlik” kavramının kullanılması tercih edilmektedir. Benzer şekilde “kollektif kimlik”, “sosyal kimlik” kavramlarına rastlamak mümkündür. 53 Erol Göka vd., “Yeni Dünya Düzeninin ‘Kimlik Siyaseti’: Psikolojik Bir Bakış Denemesi”, Türkiye Günlüğü 2005, Sayı 83, s.17. 15 arasındaki farklılıkların ortaya çıkardığı bir kavram olarak nitelendirilmektedir.54 Giddens da benzer bir şekilde bireysel kimlikleri, kişinin kendilik duygusunu yaratırken dış dünya ile giriştiği sürekli müzakere şeklinde ifade etmekte ve bu tanım sayesinde bireysel ve toplumsal kimliklerin bir etkileşim içerisinde oldukları söylenebilmektedir. Bireysel ve toplumsal kimliğin -her ne kadar ayrım yapılsa da- birbirinden bağımsız olduklarını ifade etmek zor görünmektedir. Bireysel kimliğin belirleyicisinin aslında toplumsal kimlik olduğu yaygın bir şekilde ileri sürülmekte55 ise de toplumsal kimliği, bireysel kimliğin aksine kişiler arasındaki benzerlik ve ortaklıklara dayanarak kendisini var etme çabası şeklinde tanımlandığı bilinmektedir.56 Tural da buna dayanarak toplumsal kimliklerin, topluma özgü özelliklerin benimsenerek edinilen kimlikler olduğunu söylemektedir.57 Toplumsal kimliğin nitelikleri söz konusu olduğunda ise, ilk etapta, her şeyi kuşatan ve büyük ölçekli olması akla gelmekte ve bunun yanında türdeş olması ile herhangi bir sınıfa, ırka, ulusa, toplumsal cinsiyete ilişkin olması da toplumsal kimliğin özellikleri arasında sayılmaktadır.58 Hannum bu doğrultuda toplumsal kimliği; yaş, etnisite, ırk, din, ulus ve sosyo-ekonomik durumu içeren ve kişileri toplumsal grubun bir parçası haline getiren birleşim olarak tanımlamaktadır.59 Tanımda da ifade edildiği üzere, toplumsal kimlik farklı kategorileri içeren bir yapıya sahip olmaktadır. Bu bağlamda, toplumsal kimliği oluşturan; bahse konu farklı kategorileri ele almak gerekmektedir. Bu doğrultuda; cinsiyet kimliği, Amerikan Psikologlar Derneği’nin yıllık raporunda60 da bahsettiği üzere, kişinin kendisini kadın, erkek veya alternatif cinsiyet kategorilerinden hangisinde hissettiği ile alakalı olmaktadır. Cinsiyet kimliği, aynı raporda belirtildiği üzere doğuştan gelen veya atanmış cinsiyet ile uyumluluk göstermekte veya göstermemektedir.61 Yaşa dayalı kimlikler söz 54 Muhammed Özdil, “Kolektif ve Bireysel Kimlikler Bağlamında Sosyal Bütünleşme”, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2017, Sayı 28, s.389. 55 Gürcan Şevket Avcıoğlu, “Yapısal Kimlikten Seçimlik Kimliğe; Kimliğin Medya Aracılığıyla Yeniden Üretimi”, Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi Cilt 8, 2011, Sayı 2, s.362. 56 Asım Yapıcı, Din Kimlik ve Ön Yargı (Biz ve Onlar), Adana, Karahan Kitabevi, 2004, s.55. 57 Sadık K. Tural, Kültürel Kimlik Üzerine Düşünceler, Ankara, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1988, s.62. 58 Stuart Hall, “Eski ve Yeni Kimlikler, Eski ve Yeni Etniklikler”, A. D. King (ed.), Kültür, Küreselleşme ve Dünya Sistemi: Kimlik Temsilinin Çağdaş Koşulları, G. Seçkin vd. (çev.), Ankara, Bilim ve Sanat Yayınları, 1998, s.67. 59 Kelly M. Hannum, Social Identity: Knowing Yourself, Knowing Others, North Carolina, CCL Publication, 2007, s.7. 60 American Psychological Association, “Guidelines For Psychological Practice With Transgender And Gender Nonconforming People”, The American Psychologist Volume 70, 2015, Issue 9, s.832. 61 Ibid. 16 konusu olduğunda ise genç kimliği veya yaşlı kimliği ön plana çıkmaktadır. Bu kimliklerin hangisine sahip olunacağı, içerisinde bulunulan toplumsal gruba göre değişkenlik göstermektedir. Aynı zamanda bu kimlikler, yaşa dayalı olarak ötekileştirilebilecek kimliklere sahip olanların toplum içerisinde ne derece barınacakları üzerinde de güçlü bir etkiye sahip olmaktadır.62 İnanca dayalı kimlikler ise genelleştirilerek dini kimlik olarak ifade edilmekte ve dini kimlik, kişinin geçmişini ve geleceğini açıklamaya çalışan belli bir dini zihniyet ile ortaya çıkarılmaktadır. Ayrıca, bahsi geçen dini zihniyet, kişinin yaşamı için tutarlı bir bütünlük inşa etmektedir.63 Dini kimlik, kişiyi inanca dayalı bir toplumsal gruba katarak onu toplumsal kimliğin bir parçası haline getirmektedir.64 Ulusa dayalı kimlikler ise arka planı değişiklik gösterse dahi geleneksel ve modern toplumda bir şekilde var olan kimliklerdir. Milli kimlikler; geleneksel toplumda kültürel ve dini altyapıya sahip olmaktayken, modern toplumda daha seküler bir yapıda ve ulusa dayalı olarak inşa edilmektedir.65 Belirli bir coğrafya ile kurulan bağlar milli kimliğin varlığında güçlü bir etkiye sahip olduğundan66; savaş, göç, sürgün gibi coğrafya temelli değişikliklerin olabileceği durumlarda milli kimliğin varlığı ve devamlılığında sorunlar oluşabilmektedir.67 Kimliğin bireyselliği ve toplumsallığının yanında ikinci olarak varoluşuna yönelik bir ayrım yapmak da mümkün görülmektedir. Buna göre, bir yandan kimliklerin insanın doğum anından itibaren atanmış oldukları, diğer yandan insanların kimliklerini bir inşa süreci ile sonradan kazandıkları ileri sürülmektedir. Bu ayrımın ilk aşamasını; atanmış kimlik diye adlandırabileceğimiz söz konusu kişinin doğumuyla kazandığı kimlikler oluşturmaktadır. Atanmış kimlikler, bireyden ziyade toplum tarafından şekillendirilmekte ve bizatihi toplum bireyi yaratarak üretici ve düzenleyici mekanizma olma halini göstermekte, ayrıca toplum bireyi kendi varlığı 62 Sema Buz, “Yaşlı Bireylere Yönelik Yaş Ayrımcılığı”, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi Cilt 14, 2015, Sayı 53, s.269. 63 Thomas Luckmann, Görünmeyen Din, Ali Coşkun vd. (çev.), İstanbul, Rağbet Yayınları, 2003, s.64- 65. 64 Özdil, a.g.e., s.394. 65 Turgay Uzun, “Ulus, Milliyetçilik ve Kimlik Üzerine Bir Değerlendirme”, Doğu Batı Dergisi, Cilt 6, 2003, Sayı 23, s.138. 66 Gabriele Rasuly-Paleczek, “Afganistan’da Devlet Kurma Mücadelesi: Merkezileşme, Milliyetçilik ve Huzursuzluklar”, W. van Schendel vd. (ed.), Orta Asya ve İslam Dünyasında Kimlik Politikaları, Selda Somucuoğlu (çev.), İstanbul, İletişim Yayınları, 2004, s.209. 67 Anthony D. Smith, Küreselleşme Çağında Milliyetçilik, Derya Kömürcü (çev.), İstanbul, Everest Yayınları, 2002, s.28. 17 içerisinde konumlandırmaktadır. Atanmış kimlikleri kabul etmek, bireyi sabit ve değişmez unsurlara bağlamak anlamına gelmektedir.68 Ancak belirtmek gerekir ki, zaman içerisinde söz konusu kimliğin unsurları veya bütün olarak kendisi bir değişime uğrayabilmektedir. İşte zaman içerisinde kimliğin uğradığı bu değişimler sebebiyle kimliğin inşa sürecine tabi olduğu da ifade edilmektedir. Kimliklerin inşa sürecinde coğrafya, tarih, üretici kurumlar, kolektif hafıza, bireysel durumlar, iktidar aygıtı, inanca dayalı ifadeler gibi çok sayıda alandan etkilenme söz konusu olmaktadır. Ancak insanlar bu alanlardan gelen etki ve ilhamları kendi kültürel normlarından oluşan bir süzgeçten geçirerek yaşam öyküleri içerisine almaktadırlar.69 Kimi eserlerde, atanmış kimliklerin karşısında sonradan kazanılmış diğer deyişle inşa edilmiş kimliklerin daha önemli olduğu ileri sürülmektedir. Bauman da bunu ifade etmek için kişinin kimliği ile toplumun özerkliği arasında bir bağ kurmaktadır. Bauman’a göre özerklik kendi kendini var etme olarak nitelendirilmektedir ki bu durum hem birey hem de toplum için geçerli olmaktadır. Bu sebeple, kişilerin özerkliği için ilk adımın kimliğin verilmesinden ziyade, kişilerin kimliklerini inşa etmelerinin olduğunu söylemekte; kişilerin sorumluluk üstlenerek bu uzun ve zahmetli tecrübeyi yaşamalarının gerekliliğini belirtmektedir.70 Geleneksel toplumun var olduğu dönemdeki sabitliğin aksine modernite ve postmodernitenin dinamizmi kimliklerin varlığında etkili olmaktadır. Bu nedenle, kimliklerin sınıflandırması söz konusu olduğunda kimliklerin hareketliliği ve dönemselliği üzerinden modern ve postmodern kimliklere dayalı bir ayrım yapmak da gerekmektedir. Modernite, geleneksel toplumun kalıplarını yerle bir ederek yeniden inşa görevini bireye vermektedir.71 Modern kimliklerde de daha önce bahsedildiği üzere, atanmış olmalarından ziyade kazanım elde edilerek inşa edim süreçleri ön plana çıkmaktadır. Modern kimlikler, akışkan özelliğe sahip olup bireysel bir forma dönüştüğünden devamlı inşa sürecine açık hale gelmektedir. 72 Kişilerin, kimlikleri 68 Taner Tatar, “Farkın Tabiiliğinden Farkçılığın Yapaylığına Kimlik”, Türk Yurdu Dergisi, Cilt 100, 2011, Sayı 288, s.77-78. 69 Manuel Castells, Enformasyon Çağı: Ekonomi, Toplum ve Kültür, Kimliğin Gücü (2.Cilt), E.Kılıç (çev.), İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2006, s.14. 70 Zygmunt Bauman, Siyaset Arayışı, T.Birkan (çev.), İstanbul, Metis Yayınları, 2000, s.146. 71 Zygmunt Bauman, Work, Consumerism and The New Poor, London, Open University Press, 2005, s.27. 72 Özdil, a.g.e., s.389. 18 bakımından mutlak olanı kabul etmeyip kendi kimliğini seçme özgürlüğü bulunmaktadır.73 Bauman; bu durumu biraz da eleştirerek modern kimliklerin tıpkı bir kostüm gibi değiştirilerek çıkarıp atılabileceğini ifade etmektedir.74 Postmodern kimliklerin ise en temel özellikleri parçalı ve kırılgan olmalarıdır.75 Modern kimliklere nazaran daha kırılgan yapıya gelen postmodern kimlikler, özne merkezli olma yolunu terk ederek farklı zamanlarda birbiriyle çelişen bir yapıya evirilmektedir.76 Sonuç olarak, modernite kimliklerin kişi tarafından yaratılmasını ve korunmasını amaçlarken, postmodernite kimliği sabitlemeyerek sürekli değişime açık tutma amacında ilerlemektedir.77 Son olarak yukarıda ele alınan ayrımlardan farklı bir yerde konumlandırabileceğimiz ve aslında her tür kimlik ile bir şekilde bağlantısı olan kimlikler de bulunmaktadır. Söz konusu kimlikleri, kültürel ve hibrit kimlikler olarak ikiye ayırmak mümkün görülmektedir. Kültürel kimlikler; içerisinde bulunulan kültürel çevrenin yönlendirmeleri sonucunda, kişiler üzerinde etkisini gösteren kimlikler olarak ifade edilmektedir.78 Bireysel ve toplumsal kimliklerin oluşmasında kültürün de yer aldığı söylenebilmektedir.79 Kültür olarak bahsettiğimiz olgu; bireyin var olduğu toplumsal grup içerisinde atanmış da olabilirken aynı zamanda bireyin yaşam öyküsünde sonradan, bireyin tercihi ile inşa sürecinde de yer alabilmektedir. Bununla beraber, kültür yine hem geleneksel toplumda hem de modern toplum ve sonrasında da varlığını devam ettirmektedir. Ancak postmodern toplumlarda küreselleşmenin de etkisi ile farklı toplum yapılarıyla beraber farklı kimlik yapıları da görülebilmektedir. Son yıllarda meydana gelen özellikle iletişim ve ulaşım alanlarındaki teknolojik altyapılı değişimlerle birlikte göçlerin hızı ve seviyesinde de gelişme yaşanmakta ve bu göçlere ve küreselleşmeye bağlı olarak da kişilerin kimlikleri üzerinde değişiklikler ortaya çıkmaktadır.80 İşte bu dinamik sürecin sonucunda hibrit kimlikler inşa edilmektedir. Hibrit kimlikler; kültürün etkisi altında 73 Cevat Özyurt, Küreselleşme Sürecinde Kimlik ve Farklılaşma, İstanbul, Açılık Kitap, 2005, s.187. 74 Zygmunt Bauman, Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları, İsmail Türkmen (çev.), Ankara, Öteki Yayınları, 2000, s.124. 75 Özdil, a.g.e., s.389-390. 76 Ali Yaşar Sarıbay, Siyaset, Demokrasi ve Kimlik, Bursa, Asa Kitabevi, 1998, s.60-61. 77 Sefa Şimşek, “Günümüzün Kimlik Sorunu ve Bu Sorunun Yaşandığı Temel Çatışma Eksenleri”, Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 3, 2002, Sayı 3, s.32. 78 Mustafa E. Erkal, Sosyoloji, İstanbul, Der Yayınları, 1999, s.34. 79 Avcıoğlu, a.g.e., s.362. 80 Barış Çağırkan, “Göç. Hibrit Kimlik ve Aidiyet: Yeni Toplumlar, Yeni Kimlikler”, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Cilt 5, 2016, Sayı 8, s.2616. 19 kalarak onun getirdiklerini kabul etmekten ziyade, kişilerin kendileri için benzersiz bir kimlik inşa etme fırsatı olarak nitelendirilmektedir. Burada asimilasyondan farklı olarak hibritleşme süreci kişilere özel alan yaratma imkanı vermektedir. Hibrit kimliklere örnek olarak ise medyada çokça duyulan ‘Türk asıllı Alman Futbolcu’ söylemi verilebilmektedir.81 Kimliklere dair sınıflandırmaların yapılmasının ardından cinsel kimlik ve onunla ilgili çeşitli kavramlara daha detaylı olarak değinmek gerekmektedir. Zira ilerleyen bölümlerde bahsedileceği üzere queer kuram tarihsel süreç içerisinde cinsel kimliklerden ve o kimliklerin bireyler tarafından değerlendirilmesinden yola çıkmaktadır. Bu nedenle, diğer kimlik kategorileri bir yana bırakılarak, cinsel kimlik üzerinde ayrıntılı olarak durulmasının çalışmamıza katkı sağlayacağı düşünülmektedir. II. Cinsel Kimlik ve İlgili Kavramlar Bir önceki başlık altında belirtildiği üzere kimlik kavramının oluşumunda toplumsal ve kültürel unsurlar fazlasıyla etkili olmaktadır. Söz konusu cinsel kimlikler olduğunda da bu etkiler aynı şekilde ağırlığını korumakta; ancak cinsel kimlikler sadece dışarıdan gelen bahse konu etkiler ile şekillenmemekte aynı zamanda beden politikaları ile de sıkı bir bağlantı içerisinde bulunmaktadır. Çalışmamızın bu noktasında tekrar belirtmek gerekirse; cinsel kimlik ifadesi bir çatı kavram olarak kullanılmakta ve bünyesinde cinsellik, cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsel ve duygusal yönelimler gibi kavramları barındırmaktadır. Birbirleriyle ayrılmaz bağlara sahip olan bu kavramları ortak bir alanda toplamak her ne kadar zor olsa da çalışmamızın ve konunun anlaşılabilmesi için gerekli görülmektedir. Tüm bunların ışığında, cinsel kimliği eksiksiz ve başarılı bir şekilde ortaya koyabilmek amacıyla, öncelikle beden ile özdeşleştirilmiş cinsellik olgusunu ele almak ve cinsiyet kavramından bahsetmek; ardından cinsiyet kimliğini açıklayarak cinsel ve duygusal yönelim konusuna da değinmek, son olarak ise tüm bunlarla ilişkili olarak gerçekleşen tahakküm perspektifine yer vermek gerekmektedir. 81 Çağırkan, a.g.e., s.2617. 20 A. Cinsellik İlk olarak, cinsellik hakkında temel bir sözlük taraması yapıldığında “cinsel özelliklerin bütünü, sevişme duygusu, seksüellik;82 birinin cinsel duyguları ifade etme veya tecrübe etme yeteneği, sekse dayalı davranış ve aktiviteler83” gibi tanımlar ile karşılaşılmaktadır. Cinsellik hakkında; Hipokrat, Aristo ve Platon gibi antik dönemde etkili olan isimlerden, günümüzde bilim dünyasına katkıda bulunan kişilere kadar çalışmaların sürekli olarak devam ettiği gözlemlenmektedir.84 Bu çalışmalar gerek biyolojik, psikolojik ve toplumsal açıdan, gerekse ekonomik, siyasi ve kültürel etkilerin de dikkate alınması ile ilerletilmektedir. Biyolojik açıdan cinsellik; üreme ile ilişkilendirilmekte olup psikolojik açıdan; bireylerin ihtiyaçlarının karşılanması, tatmin edilmesi ile ilgili olduğu belirtilmektedir. Toplumsal açıdan ise cinsellik; toplumdaki değer yargıları, yasal düzenlemeler, toplumsal bakış, evlenme vb. gibi konularla birlikte değerlendirilmektedir.85 Bilim dünyasına cinsellik konusu hakkında katkı sağlamış olan kişilerin çalışmalarına bakıldığında dikkat çekici fikirler görülebilmektedir. İlk olarak; Henry Havelock Ellis, 1896 ile 1910 yılların arasında ortaya çıkardığı Seks Psikolojisi Çalışmaları adlı altı ciltlik eserinde cinsiyet, cinsel yönelim, cinsellik gibi konularda çeşitli tespitlerde bulunmaktadır. Bunlardan en dikkat çekicisi, cinsellik için tek bir normun olmadığı ve kişiler ile kültürlere göre çeşitli değişimlerin yaşandığı hakkındaki tespiti olmaktadır.86 Tarihsel sıralama içerisinde ilerlendiğinde, Magnus Hirschfeld’in transvestizm ve homoseksüellik üzerine fikirleri de fark yaratmaktadır. 20.yy. başlarında Hirschfeld; homoseksüellik tartışmalarını hükümetin gündemine getirmeyi başarmış bir bilim insanı olarak anılmakta, ayrıca kendisi, sağlıklı bir cinselliğin varlığı için cinsel dürüstlüğe olan ihtiyaç üzerinde durmaktadır.87 Devamında ise özellikle cinsel yönelimler başlığı altında değineceğimiz Alfred Kinsey’in cinselliğe yönelik saf bilimsel çalışmaların öncüsü olmasından bahsetmek gerekmektedir. Kinsey, cinsellik çalışmalarını özellikle ahlaki ve dini bağlamlardan 82 Türk Dil Kurumu, “Güncel Türkçe Sözlük”, https://sozluk.gov.tr/ 24 Kasım 2019 83 Cambridge Uni. Press, “Cambridge Dictionary”, https://dictionary.cambridge.org/ 24 Kasım 2019 84 Tuğba Yılmaz Esencan vd., “Günümüze Değin Cinsellik Konusunda Yapılan Çalışmaların İrdelenmesi”, Androloji Bülteni, Cilt 17, 2015, Sayı 63, s.301-310. 85 Yılmaz Esencan, a.g.e., s.301. 86 Jerrold S. Greenberg vd., Exploring The Dimensions of Human Sexuality, Burlington, Jonas & Bartlett Learning, Sixth Edition (eBook), 2017, s.98. 87 Greenberg, a.g.e., s.99-100. https://sozluk.gov.tr/ https://dictionary.cambridge.org/ 21 uzaklaştırarak gerçekleştirmekte88 ve buna paralel olarak Margaret Mead de cinsiyet rolleriyle ilgili olarak çeşitli stereotiplere baş kaldırarak, bireylerin kültüre bağlı olarak nasıl davrandıklarını açıklamaktadır.89 Bahsedilenlerin dışında, cinsellikle ilgili olarak farklı disiplinler tarafından üretilen birçok kuram bulunmakta ancak tüm bu kuramların öncüsü ve temeli Sigmund Freud’un psikanalitik kuramı olarak kabul edilmektedir.90 Organizmanın en temel dürtülerinden biri olan cinsellik ile ilgili olarak akla gelen en önemli isimlerden biri olan Freud tarafından yapılan çalışmaların bilim dünyasına -her ne kadar döneminde eleştirilere maruz kalsa da- yeni bir perspektif getirdiği bilinmektedir. Freud’un eserlerinde cinselliğe ilişkin olarak bazı kavramlara yer verilmektedir: Cinsel dürtü, cinsel amaç, cinsel nesne ve haz. Bu kavramlar eserde; organizmanın kendi bütünlüğünde yer alan durum “cinsel dürtü”, organizmanın kendisini yönelttiği eylem “cinsel amaç” ve organizmada çekim oluşturan şey de “cinsel nesne” şeklinde tanımlanmaktadır. Haz ise; cinsel ihtiyaçların karşılanması anında ortaya çıkan hal olarak ifade edilmektedir. Her ne kadar cinsel dürtü hakkında organizmadan organizmaya bir ayrım yapılamasa da cinsel nesne ve amaç üzerinde farklılıklar veya sapmalar görülebilmektedir. Bu sapmalar neticesinde bireylerin farklı cinsellikleri ortaya çıkmakta ve Freud tüm bunların ergenlik çağında ya da hafızanın etkin olamayacağı dönemde oluştuğunu söylemektedir.91 Cinselliğin çıkardığı sorunlar üzerinde durulduğu takdirde ise; Freud’un Yunan mitolojisinden etkilediği kuramı akıllara gelmekte ve kuramında çocukların cinsel ifadelerini ebeveynleri ile aralarındaki çatışmalar ve kıskançlıklar neticesinde kazandığını belirtmekte ve bu durumlar da Oedipus ve Elektra kompleksleri olarak adlandırmaktadır. Oedipus kompleksi, üç ile beş yaş aralığındaki erkek çocukların, annelerine yönelik duyduğu cinsel yatkınlık sonucunda anneleri babalardan kıskanma olarak açıklanmaktadır. Aynı durumun kız çocukları için olan versiyonu da Elektra kompleksi olarak ifade edilmekte ve cinselliğe dayalı sorunların da bu komplekslerin 88 Sultan Doğan vd., “Geçmişten Günümüze Cinsellik Araştırmaları”, Nöropsikiyatri Arşivi Dergisi, Cilt 46, 2009, Sayı 3, s.104. 89 Doğan, a.g.e., s.105. 90 Yılmaz Esencan, a.g.e., s.307. 91 Şebnem Nazlı Karalı, Türkiye’de Sahnelenen Yerli Oyunlarda Transseksüellik ve Transfobi, (Öğr.Gör. Ali Düşenkalkar), Bahçeşehir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2015, (Ulusal Tez Merkezi, 407853), s.2-3. 22 yetersiz çözümünden kaynaklandığını belirtilmektedir.92 Aynı zamanda Freud kuramında erkek çocuklarına birincil kişi olarak davranmakta ve penis kavramını kimlikler için belirleyici özellik olarak kabul etmektedir.93 Freud’un uzun senelerce kabul edilen kuramı sonrasında 1960’lı yıllarda sosyal, davranışsal ve bilişsel öğrenmeye dayalı kuramlar ön plana çıkmaktadır. Öğrenmeye dayalı bu kuramlardan sosyal öğrenmeye göre; cinsellik ve buna dayalı ifadelerin geliştirilmesi taklit ve pekiştirmeye dayandırılmaktadır. Çocuklar hem cins ebeveynlerini model olarak aldıkları için ödüllendirilerek ya da aksi durumda cezalandırılarak pekiştirme sağlanmaktadır. Davranışsal öğrenme kuramlarında ise; her davranış gibi cinsel davranışların da öğrenilebileceği ve aynı zamanda cinselliğe dayalı sorunların çevreden gelen tepkilere cevap olarak üretildiği belirtilmektedir. Buna örnek olarak ise; mastürbasyon yapan erkek çocuğun annesi tarafından yakalanması sonucunda oluşan kaygının ileri zamanlarda ereksiyon kaybına sebep olduğu verilmektedir. Bilişsel öğrenme kuramlarında ise; kalıplaştırılmış olan kimliklere dayalı olarak çocuklarda bir anlayış oluştuğu ve ileriki süreçlerde bu kalıplaşmış imgelerin kendi çevresini oluşturmada kullanıldığı söylenmektedir. Bu sayede kendisine göre cins kavramıyla uygun davranışlar seçilip geliştirilmektedir.94 Bilimsel anlamda cinselliğin neyi ifade ettiği bir yana, toplumdaki bireylere ne şekilde yansıdığı da önem arz etmektedir. Nitekim cinselliğin problemli bir hale gelmesinin altında sosyal yaşamdaki durumu ve ahlakla olan ilişkisi yatmaktadır.95 Toplumlarda cinsellik kontrol altına alınması gereken bir olgu olarak görüldüğünden, ahlak ile olan ilişkisi de onu kontrol etme amacına yönelik olan özel normlarla kurulmaktadır.96 İnsanlar; toplumda yer alan ve bazı cinsel eylemleri onaylayan, bazılarını ise kınayan bu söz konusu normları toplumsallaşma süreci sonunda benimsemektedir.97 Toplumsallaşma sürecinde özellikle evlilik ve aile kurumlarının yüceltilmesi neticesinde cinsel faaliyetlerdeki herhangi bir sapma veya üreme amacına 92 Yılmaz Esencan, a.g.e., s.307. 93 Yılmaz Esencan, a.g.e., s.307. 94 Yılmaz Esencan, a.g.e., s.308. 95 Bülent Sönmez, Gizli Kimlik ‘Eşcinselliğin Anlamı Üzerine’, İstanbul, NKM Yayınları, 2007, s.13. 96 İbrahim Tarkan Doğan, Toplumsal Cinsiyet Rolleri Bakımından 1990 Sonrası Türk Sinemasında Eşcinsellik, (Danışman: Yrd.Doç.Dr. Zühal Çetin Özkan), Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2016, (Ulusal Tez Merkezi, 430509), s.5. 97 Anthony Giddens, Sosyoloji, İstanbul, Kırmızı Yayınları, Birinci Baskı, 2013, s.485. 23 hizmet etmeyen durumlar katı bir şekilde ‘ahlaksızlıkla’ itham edilmekte98 ve yalnızca iktidarın belirlediği minvalde üreme amacına yönelik cinsellikler kabul görmektedir. Buna yönelik olarak, Giddens da zaman içerisinde cinselliğin üreme sürecine bağlılığını yitirdiğini ifade ederken, yine cinselliğin insanın kendince keşfetmesi ve biçimlendirmesi gereken bir boyuta ulaştığı üzerinde durmaktadır.99 Cinsellik hakkında düşünülenler, onun deneyimlenmesi ya da tecrübe edilmemesi, ondan hoşlanmak ya da hoşlanmamak, tek eşlilik ya da çok eşlilik, fantezi dünyaları, oyunlar, roller ve diğerleri üreme temelli olan geleneksel yaklaşımı fazlasıyla aşmaktadır.100 Aynı zamanda 1960’lı yıllarda tarih sahnesinde yer alan karşı kültürel yaşam tarzlarına bağlı toplumsal hareketlerin cinsel normları da etkilediği belirtilmekte ve ayrıca doğum kontrol hapı gibi bilimsel dünyada yaşanan gelişmeler de cinsel hazzı üreme sürecinden ayırmaktadır.101 Bu bağlamda, toplumu yönlendiren ve yönetenler tarafından cinselliğin kontrol altında tutulması istenmektedir. Aynı yönde, Foucault’nun fikirleri dikkate alınarak üreme temelli cinselliğin normatifliğinin iktidar ve yasa vasıtasıyla meydana geldiği söylenebilmektedir.102 Foucault’ya göre, 18.yy. sonrasında iktidarda değişiklikler yaşanmakta ve “Biyopolitika” adını verdiği bir iktidar biçimine dönüşmektedir. Biyopolitika olarak adlandırılan bu iktidar, bedenlerin kontrol edilmesini ve normalleştirilerek talep edilen şekle sokulmasını amaçlamaktadır. 19.yy. ve sonrasındaki cinselliklerin sapma durumlarını norm dışı olarak tanımlayan kurumlara bakıldığında, cinselliğin biyopolitikanın araçlarından biri olduğu görülmektedir.103 Bunun yanında, Adrienne Rich de üreme temelli cinsellik ifadesinden çok da farkı olmayan “zorunlu heteroseksüellik” kavramını ortaya koymaktadır. Rich; zorunlu heteroseksüelliği, toplumda var olmanın bir koşulu olarak betimlemekte ve ona göre devlet, hukuk, çeşitli kurumlar, toplumsal gruplar ve her türlü kurallar heteroseksüelliği zorunlu 98 Erich Fromm, Cinsellik ve Cinsel Sapmalar, Aydın Arıtan (çev.), İstanbul, Arıtan Yayınevi, 1998, s.119. 99 Giddens, Sosyoloji, s.483. 100 Eve Kosofsky Sedgwick, “Axiomatic”, Iian Morland vd. (ed.), Queer Theory, Hampshire, Palgrave Macmillan, 2005, s.82. 101 Giddens, Sosyoloji, s.494. 102 Delta Meriç Candemir, 2000 Sonrası Türkiye Sinemasında Queer İmkanlar: Benim Çocuğum, Zenne ve Bizim Büyük Çaresizliğimiz Üzerine Bir Çözümleme, (Danışma: Doç.Dr. N. Aysun Akıncı Yüksel), Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2016, (Ulusal Tez Merkezi, 432460), s.11. 103 Feyza Yedikardeş, Bireylerde Mağduriyet Riski ve Suç Korkusu: LGBTİQ Örneklemi, (Danışman: Doç.Dr. Neylan Ziyalar), İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2017, (Ulusal Tez Merkezi, 478811), s.13. 24 kılmaktadır.104 Nihayetinde de ikili cinsiyet sistemi yani kadın ve erkek cinsiyetleri çerçevesinde kabul edilen sistem ile zorunlu heteroseksüellik birbirini tamamlayarak sözde yıkılmaz bir kale gibi varlıklarını sürdürmektedir.105 Sonuç olarak, cinsellik iktidarın müdahale etmekten çekince duymadığı alanda yer almaktadır. Cinselliğin bedene ait ve öznel olduğu düşünülse bile aslında farklı yöntemlerle kamusal olarak inşa edilmekte ve düzenlenmekte olduğu görülmektedir. Bu duruma örnek olarak da kimin, kiminle ne şekilde evlenebileceğini ya da cinsel ilişkide bulunabileceğini düzenleyen gelenekler ve yasalar gösterilmektedir.106 Bu doğrultuda, iktidarın ve toplumun kontrol ettiği durumlar içerisinde cinsellik temelli olarak biyolojik ve toplumsal cinsiyet kavramları da ortaya çıkmaktadır. B. Cinsiyet İngilizce’deki karşılığı “sex” olarak ifade edilen ancak Türkçe’de “cinsiyet” olarak çevrilen kavramın, ayrıntılı olarak tanımlanma ihtiyacı tarafımızca duyulmaktadır. Çünkü “cinsiyet”, yanına eklenecek başka kelimeler ile birbirinden farklı anlamlar kazanmakta ve aynı zamanda kavramın kendisi de farklı alanlarda kullanılmaktadır. Öncelikli olarak cinsiyet kavramının sözlük anlamına bakıldığında “Bireye, üreme işinde ayrı bir rol veren ve erkekle dişiyi ayırt ettiren yaradılış özelliği, eşey, cinslik, seks”107 şeklinde tanımlandığı görülmektedir. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere cinsiyet, üreme yeteneği ve biyolojik unsurlara dayalı olarak ifade edilmekte ancak sosyologlar, cinsiyet kavramını genel olarak bireylerin erkek veya kadın olarak tanımlanmasına sebep veren anatomik ve fizyolojik farklıları ifade etmek amacıyla kullanmaktadır.108 Kullanılan bu cinsiyet kavramı birçok çalışmada109 da “biyolojik cinsiyet” olarak adlandırılmaktadır. 104 Yedikardeş, a.g.e., s.14. 105 Steven Seidman, “Critique of Compulsory Heterosexuality”, Sexuality Research & Social Policy – Journal of NSRC, Volume 6, 2009, Issue 1, s.18-28. 106 Pınar İlkkaracan, Müslüman Toplumlarda Kadın ve Cinsellik, İstanbul, İletişim Yayınları, 2014, s.82. 107 Türk Dil Kurumu, “Güncel Türkçe Sözlük”, https://sozluk.gov.tr/ 26 Kasım 2019 108 Giddens, Sosyoloji, s.505. 109 Örnek olarak bakınız: Doğan, İbrahim Tarkan, a.g.e. https://sozluk.gov.tr/ 25 Biyolojik cinsiyete göre bireyler doğdukları anda kadın ya da erkek olarak belirlenmektedir.110 Kadın ve erkeğin; kromozoma dayalı, hormonal, cinsiyet organları ve üremeyle alakalı anatomik ve fizyolojik farklılıkları biyolojik cinsiyete bağlanmaktadır.111 Ancak Amerikan Psikologlar Derneği tarafından yapılan tanımlamada biyolojik durumun kadın, erkek veya interseks olarak kategorize edileceği belirtilmektedir.112 Güncel örneklerden biri olarak, 18 Temmuz 2019 tarihinde Alman Medeni Hal Kanunu113 (Personenstandsgesetz) 22. Maddesinde yapılan değişiklikle beraber kadın ve erkek kategorilerinin yanında “üçüncü cinsiyet” (diverse) de bulunması verilmektedir. Aynı şekilde, üçüncü bir kategorinin varlığının başka ülkelerde de kabul edilmeye başlandığı görülmektedir.114 Alanla ilgili çalışmalarda “sex” ve “gender” olarak ifade edilen ve dilimize “biyolojik ve toplumsal cinsiyet” olarak aktarılmış olan ikili ayrımın biyolojik boyutu ifade edildikten sonra daha akışkan ve değişken bir yapıya sahip olan toplumsal boyutundan bahsetmek de gerekmektedir. Bireyler; toplumsallaşma süreci içerisinde kendilerini var ederken, farkına vararak ya da varmayarak kendileri için atanan rolleri kuşanmaktadır. Toplumsal cinsiyete dayalı rollerden geleneksel olarak ifade edilen “kadınlık” ve “erkeklik” rolleri ataerkil yapı (patriyarka) iş birliği ile oluşmaktadır.115 Hartmann; patriyarkayı kadınlar üzerinde egemen olmak uğruna erkekler arasındaki ilişkiler bütünü olarak tanımlamakta ve aynı zamanda patriyarkanın en önemli ögelerini heteroseksüel evlilik, kadının çocuk yetiştirmesi ve evi idare etmesi, erkeklerin ekonomik üstünlüğü, devlet ve erkekler arasındaki kurumlar olarak saymaktadır.116 Scott ise; toplumsal cinsiyeti, kadın ve erkeklere uygun rollerin toplumsal olarak üretildiğini belirten inşa sürecine değinmenin bir yolu olarak tanımlamaktadır.117 Giddens da benzer şekilde toplumsal cinsiyeti erillik ve dişillik ile 110 Doğan, İbrahim Tarkan, a.g.e., s.20 111 Zehra Y. Dökmen, Toplumsal Cinsiyet “Sosyal Psikolojik Yaklaşımlar”, İstanbul, Remzi Kitabevi, 2009, s.24. 112 American Psychological Association, “Guidelines for Psychological Practice With Lesbian, Gay, and Bisexual Clients”, The American Psychologist, Volume 67, 2012, Issue 1, s.10-42. 113 (BGBI. I S. 122), 19 Şubat 2007. 114 Wikipedia The Free Encyclopedia, “Legal Recognition of Non-binary Gender”, https://en.wikipedia.org/wiki/Legal_recognition_of_non-binary_gender#cite_note-62 26 Kasım 2019 115 Hatice Yıldız Levent, Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Erkeklik: Gaziantep Örneği, (Danışman: Yrd.Doç.Dr. Şenay Leyla Kuzu), Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2015, (Ulusal Tez Merkezi, 405522), s.5. 116 Heidi Hartmann, Marksizm’le Feminizm’in Mutsuz Evliliği, G. Aygen (çev.), İstanbul, Agora Kitaplığı, Birinci Baskı, 2006, s.38. 117 Joan W. Scott, Toplumsal Cinsiyet; Faydalı Bir Tarihsel Analiz Kategorisi, A. T. Kılıç (çev.), İstanbul, Agora Kitaplığı, Birinci Baskı, 2007, s.11. https://en.wikipedia.org/wiki/Legal_recognition_of_non-binary_gender#cite_note-62 26 bağlantılı görmekte ve bireyin biyolojik cinsiyetinin doğrudan sonucu olmadığını belirtmektedir.118 Son olarak Direk ise; Freud’un çalışmalarını göz önüne alarak heteronormativiteyi dayatan kültürün içerisinde biyolojik ve toplumsal cinsiyetin bir bağlarının olduğunu söylemekte119 ve burada heteronormativiteden anlaşılacak olanın ise heteroseksüelliğin toplumsal norm olarak kabulü olduğu söylenmektedir.120 Bireyler yeni doğduklarında başta aileleri olmak üzere içerisinde bulundukları çevre ve toplum tarafından şekillendirilmekte ve oynaması beklenen role hazırlanmaktadır.121 Connell’ın haklı eleştirisine göre; toplumsal cinsiyet, doğal farkları ifade etmenin ilerisinde doğal benzerlikleri de bastırmaktadır. Buna ilişkin olarak Connell şu soruları sormaktadır: “Eğer farklılık doğalsa neden böyle yoğun biçimde damgalanması gerekiyor? Cinsel yönelimleri farklı insanların fizyolojik olarak aralarında bir fark bulunmazken neden eşcinsel erkekler “kadınsı” ve eşcinsel kadınlar “erkeksi” olarak tanımlanmaktadır?”122 Bu soruların cevapları ise tanımlama yapılırken biyolojik farklılıklardan ziyade toplumsal kalıplara dayalı kategorilerin oluşturulması olarak verilmektedir. Başka bir deyişle, belirleyici olan toplumsal olarak inşa edilen, “kadın gibi” ya da “erkek gibi” kategorilerine uygun davranmaktan geçmektedir.123 Bu kapsamda, toplumsal cinsiyetin kültürel olarak inşa edildiğini Connell şu şekilde özetlemektedir:124 “Yeni toplumsal cinsiyet örgütlenmesinin ortaya çıkması mümkündür. Erkeklikler ve kadınlıklar tarihsel olarak yeniden kurulabilir, yeni biçimler egemen konuma gelebilir. Hatta on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ‘eşcinsellerin’ ve belki günümüzde de ‘transseksüellerin’ ortaya çıkışında olduğu gibi, bütünüyle yeni bir toplumsal cinsiyet kategorisinin kurulması bile mümkün olabilir.” Ancak bu inşa sürecinin kültürden kültüre farklılık gösterdiğini belirtmek gerekmektedir. Her kültürde cinsiyetlere yüklenen anlamlar ve beklentiler farklı olmaktadır.125 Bu kültürel farklılıkların paralelinde aynı zamanda toplumsal cinsiyetin ortaya çıkması ile ilgili farklı yaklaşımlar da bulunmak ve bahsedilen bu kategorik 118 Giddens, Sosyoloji, s.505. 119 Zeynep Direk, “Judith Butler: Toplumsal Cinsiyet ve Bedenin Maddeleşmesi”, Zeynep Direk (ed.), Cinsiyetli Olmak, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, İkinci Baskı, 2009, s.70. 120 Levent, a.g.e., s.7. 121 Levent, a.g.e., s.8. 122 Raewyn Connell, Toplumsal Cinsiyet ve İktidar, C. Soydemir (çev.), İstanbul, Ayrıntı Yayınları, Birinci Baskı, 1998, s.116-117. 123 Levent, a.g.e., s.9. 124 Connell, a.g.e., s.119. 125 Dökmen, a.g.e., s.109. 27 yaklaşımlar ise üç başlık altında toplanabilmektedir: Biyolojiyi merkeze alan, toplumu merkeze alan ve postyapısalcı yaklaşımlar.126 İlk olarak, biyolojiyi merkeze alan yaklaşımlar ele alındığında cinsiyetin belirleyicisinin biyoloji olduğu görülmektedir. Buna göre; farklı biyolojik özelliklere sahip olan kadın ve erkeklerin cinsiyet rollerinin de farklı olması gerektiği belirtilmekte ve cinsiyet ile cinsiyet rollerinin insanların kaderi olduğu söylenmektedir.127 Connell, bu anlatımı somutlaştırmak adına giysiler üzerinden örnek vermektedir. İnsan vücudunun biçim ve görünümü bakımından cinsiyetler arasında az bir farklılığın olduğunu, toplumun göğüs ve penisi vurgulayan giysilerle bu farklılığı belirginleştirdiğini veya etek ve pantolon giydirilerek cinsiyetleri kategorileştirdiğini ifade etmektedir.128 Freud ise “biyoloji kaderdir” anlayışını merkeze almakta ve buna göre; kadını, boyun eğmesi gereken ve eksik yani penisten yoksun olarak betimlemektedir.129 Freud’a göre, psikolojik olarak sadece erkeğin cinsel organı var olmakta ve kadın da bunun üzerinden tanımlanmaktadır. Sonuç olarak Freud’un yaklaşımı fallosantrik130 olarak değerlendirilmektedir.131 İkinci olarak toplum merkezli yaklaşımlardan bahsetmek gerekirse, toplumsal inşa kuramlarının öncüsü Simon de Beauvoir’in şu ifadesi söz konusu yaklaşımın bir özeti olarak karşımıza çıkmaktadır: “Kadın doğulmaz, kadın olunur.” Bu yaklaşımda genel olarak, cinsiyetlerin doğa tarafından değil de toplum tarafından yaratıldığı belirtilerek, kimsenin toplumsal cinsiyet ile doğmadığı ve toplumsal cinsiyetin her zaman inşa edildiği üzerinde durulmaktadır.132 Bahsi geçen kuramın “yapısalcı” türleri biyolojik cinsiyetin dışında toplumsal cinsiyetin ortaya çıkmasının nedenini de iktidar sahiplerinin maddi çıkarları olduğunu söylemektedir. Bunun sayesinde, cinsiyete bir tür toplumsal sınıfa ait olan özellikler atfedilmektedir.133 Toplumsal inşa kuramını takip edenler biyolojik cinsiyeti sorgulamadan değişmez olarak kabul etmektedir. 126 Levent, a.g.e., s.10. 127 Levent, a.g.e., s.11. 128 Connell, a.g.e., s.108-109. 129 Anthony Giddens, Mahremiyetin Dönüşümü, İ. Şahin (çev.), İstanbul, Ayrıntı Yayınları, İkinci Baskı, 2010, s.117. 130 “Fallosantrik yapının ataerkilden farkı nedir derseniz, erkek hakkının kayırıldığı, erkek bakış açısının baskın olduğu toplum yapısıdır. Dolayısıyla erklerin, erkek olmasından öte kadınların bir değişiklik yaratabilecek pozisyona ulaşmaları halinde dahi, erkek önceliği zihniyetiyle hareket etmeleri durumudur.” https://banugokyar.wordpress.com/tag/fallosantrik/ 29 Kasım 2019 131 Levent, a.g.e., s.11. 132 Levent, a.g.e., s.12. 133 Serpil Sancar, Erkeklik: İmkânsız İktidar, İstanbul, Metis Yayınları, İkinci Baskı, 2011, s.180. https://banugokyar.wordpress.com/tag/fallosantrik/%2029 28 Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ise biyolojik cinsiyetten bağımsız tutarak cinsiyetler arasındaki özgürlük ve eşitlik temelli politik hareketlere bağlamaktadırlar.134 Son olarak, en önemli ismi Judith Butler olan postyapısalcı yaklaşımı ele almak gerekmektedir. Butler, biyolojik öz ile ilgilenmeden toplumsal cinsiyeti bir performans türü olarak tanımlamaktadır.135 Ona göre toplumsal cinsiyet, verili cinsiyetin üzerine kültürel anlam inşası olarak anlaşılmamaktadır.136 Bu sebeple toplumsal cinsiyet bir yapıdan ziyade eylem olarak ifade edilmekte,137 cinsiyetler ikiliymiş gibi görünse de toplumsal cinsiyetin iki ile sınırlandırılmasının mümkün olmadığı belirtilmektedir.138 Performans olarak nitelendirilen toplumsal cinsiyet, bir kader olmamakta ve birey farklı bir performans ile toplumsal cinsiyetine müdahale edebilmektedir.139 Ayrıca toplumsal cinsiyetin oluşmasında belirleyici olanın yapı mı yoksa özne mi tartışmasına Bourdieu tarafından yeni bir yaklaşım getirilmektedir. Bourdieu, yapıların habitusları, habitusların da toplumsal yapıyı tekrar ürettiğini söylemektedir.140 Burada habitus olarak belirtilen kavram, dış yapıların içselleştirilmesinin bir ürünü olarak görülmekte ve alışkanlıktan farklı olarak bedene dönüşmüş toplumsallık olarak tanımlanmaktadır.141 Toplumsal cinsiyet de Bourdieu’ya göre cinsel olarak karakterize edilmiş bir habitustur.142 Toplumsal cinsiyetin teorik minvalde üretimine dayalı tartışmanın devamında daha somut olarak belirtmek gerekirse, tarihsel süreçler boyunca bireyler belirli cinsiyet kalıplarına sokulmak istenmektedir. Toplumsal cinsiyet düzeni veya rejimi olarak adlandırılan bu durumu Connell, bir kurumdaki toplumsal cinsiyet ilişkilerinin etkileşimi olarak tanımlamaktadır.143 Aynı zamanda bu rejimin ana unsurlarını da iş bölümü, iktidar ve kateksis yapıları olduğunu belirtmektedir.144 İş bölümü ile ilgili olarak Connell şu yorumu yapmaktadır: Herhangi bir cinsiyetin -ki ataerkil yapıda bu 134 Levent, a.g.e., s.12. 135 Sancar, Erkeklik: İmkânsız İktidar, s.182. 136 Judith Butler, Cinsiyet Belası, Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi, İstanbul, Metis Yayınları, Yedinci Baskı, 2019, s.52. 137 Levent, a.g.e., s.13. 138 Butler, Cinsiyet Belası, Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi, s.50. 139 Levent, a.g.e., s.13. 140 Pierre Bourdieu, Düşünümsel Bir Antropoliji İçin Cevaplar, N. Ökten (çev.), İstanbul, İletişim Yayınları, Dördüncü Baskı, 2010. 141 Levent, a.g.e., s.14. 142 H. Bahadır Türk, “Eril Tahakkümü Yeniden Düşünmek: Erkeklik Çalışmaları İçin Bir İmkân Olarak Pierre Bourdieu”, Toplum ve Bilim, 2008, Sayı 112, s.132. 143 Connell, a.g.e., s.166. 144 Connell, a.g.e., s.141. 29 heteroseksüel erkek olmaktadır- daha iyi yetiştirildiği ve eğitildiği bir dönemde “başvuranların en iyisi” tercih edilse bile yine ataerkil düzene hizmet edecek bir seçimin yapılacağı anlamına gelmektedir.145 İktidar ile ilgili ise görüş bildirdiğinde iktidarı; iş yeri, ev vb. kurumlardaki kazanç dengesi veya kaynaklar eşitsizliği olarak ifade etmektedir. Buna bir bütün olarak bakıldığında bakanlık, üniversite vb. kurumların üst düzey yönetimlerini oluşturanların yine erkekler olduğuna dikkat çekmektedir.146 Kateksis yapısı hakkındaysa; bir kişinin, başka kişi veya kişilere yönelik duygusal çekimini örgütleyen yapı olduğunu söylemekte ve duygu yükü içeren toplumsal ilişkilerin kurulması olarak genellemektedir.147 Connell tarafından bahsedilen bu unsurlar toplumsal cinsiyetin üretiminde önemli rol almakta ve bu üretim süreçlerinin dört ana başlık altında toplanmasını mümkün kılmaktadır: Aile, devlet, medya ve sokak. İlk olarak aileden bahsedildiğinde, çocukların doğumlarıyla beraber verilen isimleri, giydirilen kıyafetleri ve alınan oyuncakları ile hangi role girmeleri gerektiğine yönelik üretim süreci başlatılmaktadır. Ailedeki yaygın anlayışa göre bir cinse atfedilen oyuncaklarla karşı bir cinsin oynaması durumu eşcinsellik göstergesi olarak kabul edilmektedir.148 Bütün olarak bakıldığında ise; aile alanı dişilliği, toplumsal alan ise erilliği ile nitelendirilmekte149 ve bahsedilen bu nitelendirme de özel ve kamusal alan ayrımına sebep olmaktadır. Özel alan; dişil karaktere sahip olup mahrem, duygusal olarak görülmekte ve erkeğin koruması altında olmasına gereksinim duyulmaktadır. Kamusal alan ise; güçlünün ayakta kaldığı bir alan olarak karakterize edilmekte olup onun erilliği ön plana çıkarılmaktadır.150 Devlet; kamusal alanda insanların özgürlüklerini kısıtlayıcı düzenlemeler yaparken, özel alanın mahremiyetinden dolayı ona müdahale etmemekte, bu durum da bireyleri birer yurttaş ve aile üyesi olarak bölmektedir.151 Kamusal alanda varlığını devam ettirebilen yurttaşların aksine özel alana mahkum edilmiş olan cinsiyetler dışlanmaktadır. Günümüzde özellikle cinsel yönelimleri sebebiyle “öteki” olarak damgalanan bireylerin devlet ve diğer kurumları vasıtasıyla yok hükmünde görülmekte olduğu 145 Connell, a.g.e., s.142. 146 Connell, a.g.e., s.151. 147 Connell, a.g.e., s.156. 148 Levent, a.g.e., s.16-17. 149 Serpil Sancar, Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti, İstanbul, İletişim Yayınları, Birinci Baskı, 2012, s.196. 150 Levent, a.g.e., s.17-18. 151 Fatmagül Berktay, Tarihin Cinsiyeti, İstanbul, Metis Yayınları, Üçüncü Baskı, 2010, s.38. 30 bilinmekte, bahsedilen kişiler yapılan düzenlemelerde yer almamaktadır. Devlet her ne kadar hukuksal düzenlemeler yapsa da aile hukukuna müdahale etmemeye çalışmaktadır ki bunun altında ailenin kutsallığı ile toplumun istikbali için sürdürülebilmesi yatmaktadır.152 Mies’e göre; “biyolojik” veya “doğal” aile kavramı, üreme temelli ve kandaş çocukların dünyaya geldiği tarih dışı aile kavramı ile bağlantılıdır.153 Heteroseksüel ve üremeye dayalı aile kavramının ortadan kalkmasına yönelik en büyük tehdit eşcinseller olarak görülmekte ve bu görüş de homofobiyi ortaya çıkarmaktadır. Baird de heteroseksüel normlardan sapmayı geleneksel kural ve kurumlara meydana okuma olarak görüldüğünü belirtmektedir.154 Aile kavramının devamı olarak görülebilecek soyun devamlılığı için heteroseksüel birlikteliklerin, saflığı için de tek eşliliğin gerekli olduğu düşünülmektedir.155 Öz; eşcinsellerin özellikle aile içi şiddete fazla maruz kalmalarının altında yatan sebebi, toplumun kutsal aile kurumunun üzerine inşa edilmesine ve bu kutsal ailenin de kaçınılmaz olarak heteroseksüelliği dayatmasına bağlamaktadır.156 Ailede toplumsal cinsiyet üretimi başlayan birey sonrasında toplum ve diğer kurumlarca işlenmeye devam edilmekte ve buradaki duraklardan biri de farklı yetenekleri ile beraber devlet olmaktadır. İkinci olarak devlet; hukuk, eğitim, sağlık, ordu gibi kurumları aracılığıyla toplumsal cinsiyet üretimine dahil olmakla kalmamakta aynı zamanda patriyarkanın devamlılığı için çaba göstermektedir. Devlet “baba” söyleminde de görüldüğü üzere kafalarda eril bir tahayyül yaratılmaktadır.157 Daha önce de belirtildiği üzere devlet, kamusal alana müdahil olmakta, özel alanda ise hareketsiz kalmaktadır. Yapılan düzenlemeler, yaptırımlarla beraber heteroseksüel erkek egemenliğini kutsamaktadır. Örneğin; soyadı düzenlemesi ile evlenen kadının bir nevi sahibini değiştirmekte, babadan alıp kocanın koruması altına vermekte ya da eşcinselliği erkek egemenliğini sarsacak bir tehdit olarak görüp doğrudan ya da dolaylı yasaklamalar getirmektedir. Farklı ülkelerde eşcinsellik, bir tehdit olma durumundan dolayı suç olarak görülmekte veya tedavi edilmesi gerekliliği düşünülmektedir. Erkekliğini kanıtlamış bir kurum olan ordudan eşcinsellerin “çürük” olarak görülüp uzaklaştırılması bu duruma örnek 152 Levent, a.g.e., s.18. 153 Maria Mies, Ataerki ve Birikim, Y. Temürtürkan (çev.), Ankara, Dipnot Yayınları, 2012, s.106. 154 Vanessa Baird, Cinsel Çeşitlilik, H. Doğan (çev.), İstanbul, Metis Yayınları, 2004, s.79. 155 Levent, a.g.e., s.20. 156 Yasemin Öz, “Görünmezlik Kıskacında Lezbiyenler”, N. Mutluer (ed.), Cinsiyet Halleri Türkiye’de Toplumsal Cinsiyetin Kesişim Sınırları, İstanbul, Varlık Yayınları, İkinci Baskı, 2013, s.201. 157 Levent, a.g.e., s.24. 31 gösterilebilmektedir.158 Cinsiyete dayalı olarak düzenlenen iş bölümüne yönelik statüler sayesinde bir taraf iş hayatından uzaklaştırılmakta, ev işlerine mahkum edilmekte ve diğer taraf ise tüm ailenin geçimi sağlama görevi altında kalmaktadır. Hatta hukuki düzenlemeler ile belli cinsiyettekilerin farklı gerekçelerle ancak temelinde cinsiyete dayalı durumlar bulunarak bazı işlere yeterli olmadığı tasdiklenmektedir. Eğitim konusunda ise; ailedeki üretim sürecinin yanında dönemlerinde çocukların en fazla zamanlarını geçirdikleri okullarda ders kitapları vasıtasıyla toplumsal cinsiyet üretimi gerçekleştirilmektedir.159 Sadece heteroseksüel erkekler için “doğal ihtiyaç” olarak görülen cinsellik devlet eliyle, aksi durumda kamu düzeninin sarsılması endişesiyle, genelevler aracılığıyla sağlanmakta ve vergilendirme sistemi ile beraber devlet tarafından kazanç elde edilmektedir.160 Aynı zamanda trans deneyime sahip bireyler açısından; süreçteki düzenlemeler, kamu öznelerinin tavırları da “öteki”leştirme politikasını aktif olarak yerine getirmektedir.161 Üçüncü olarak ise; devletlerin ideolojik aygıtı olan medya söylemleri normalleştirme görevini üstlenen en önemli araç olarak karşımıza çıkmaktadır. Kullandığı dille beraber çeşitli kimlikleri ötekileştirmekte ve dışlamaktayken ataerkil düzene hizmet eden kimlikleri yüceltmektedir. Hem toplumsal cinsiyet üretim aşamasında hem de üretilen kabulleri pekiştirme amaçlı kullanılmaktadır.162 Medyanın en önemli araçlarından biri olan reklamlarda da beden üzerinden ürüne olan ilginin arttırılması çalışılmakta, bu süreç içerisinde cinsellik ve özellikle kadın bedeninin metalaştırılması yollarına gidilmektedir.163 Reklamı yapılan ürüne göre de kullanılan oyuncuların cinsiyetleri değiştirilmekte, üretilmiş olan kabullerin pekiştirilmesi için sürekli olarak aynı senaryolar irdelenmektedir.164 Reklamların yanı sıra televizyon dizilerinde de karakterler üzerinden üretim gerçekleştirilmekte ve ataerkil düzene uyum sağlayacak roller atanmaktadır. Örneğin; erkek karşısında boyun eğmeyen kadınlar “kötü” olarak nitelendirirken, evinde çocuklarına bakan kadın “iffetli” yani “iyi” olarak ifade edilmektedir ki sonuçta iyi olan kazanan taraf olarak gösterilerek bu kalıbın yer edinmesi amaçlanmaktadır. Televizyon kanallarında yer alan programların 158 Levent, a.g.e., s.25-26. 159 Levent, a.g.e., s.28. 160 Levent, a.g.e., s.31-32. 161 Levent, a.g.e., s.32. 162 Levent, a.g.e., s.32-33. 163 Levent, a.g.e., s.33. 164 Levent, a.g.e., s.34. 32 da içerikleri cinsiyetlere göre belirlenmekte ve özellikle gündüz kuşağında evde oturması beklenen ve öğütlenen kadınlara yönelik programlara yer verilirken, akşam haberleri sonrasında erkeklere uygun görülen bilim, teknoloji, siyaset gibi içeriklere sahip programlar gösterilmektedir.165 Bir diğer kitle iletişim aracı olan gazetelerde de cinsiyete göre çeşitli ayrımlar yapılmakta; heteroseksüel erkekler bilirkişi, uzman karakterler olarak belirtilirken, diğer cinsiyetler “üçüncü sayfa haberleri” diye de adlandırılabilecek yerlerde ve magazine dayalı başlıklarda kendilerini bulmaktadır. Özellikle eşcinsel erkekler eğlence sektörünün vazgeçilmezleri olarak lanse edilmekte ancak spor, sanat, siyaset gibi sektörlerde elde ettikleri başarılara değinilmemektedir.166 Tüm bu araçlarda kullanılan dil de özellikle ötekileştirici ve dışlayıcı bir karaktere sahip olmakta, bunun yanında şiddet olaylarına yönelik yapılan haberlerde mağdurun cinsiyeti ön plana çıkarılarak gerçekleşen şiddete haklılık payı çıkarılmaya çalışılmaktadır.167 Son olarak ise sokak arenasından bahsedildiğinde kentsel mekanların üzerine düşülmektedir. Çakır’a göre kentsel mekan, toplumsal cinsiyet, sınıf, din vb. kimliklerin konumlandığı yer olarak tanımlanmaktadır. Mekan ve birey arasındaki ilişkinin basit olarak görülmesinden ziyade politik ve ekonomik sonuçlara gebe olduğu belirtilmektedir.168 Sokağın da aslında bir tür kamusal alan olup önceden de bahsi geçtiği üzere eril bir karaktere sahip olduğu irdelenmektedir. Heteroseksüel erkeklerin dışında kalanlar onlara öğretilmiş toplumsal cinsiyet kabullerini yerine getirdikleri takdirde sokakta kendilerine alan bulabilmektedirler. Bu kısa süreli alan yaratma da belli bir saate kadar geçerli olup özellikle havanın da kararmasıyla salt eril yapısına dönerek ötekiler için bir korku alanına dönüşmektedir.169 Sokak da üretilmiş olan kabullerin pekiştirildiği bir alan olarak değerlendirilmektedir. Buna yönelik olarak, Connell sokaktaki iş bölümü hakkında yine bir ayrımın olduğunu belirterek örneğin çocuk arabası gezdirme işini kadınların; araba, otobüs kullanma gibi işlerin ise erkeklerin yaptığına değinmektedir.170 Özellikle cinsel yönelime dayalı olarak mekanların ayrıştırılması da dışlanma ve ötekileştirmenin göstergesi olarak ortaya